29 Aralık 2013 Pazar

Anlayamamak mı, Akıl Tutulması mı?


        Türkiye’mizde, özellikle 2010’lar Türkiye’sinde olup bitenleri anlamıyorum, anlayamıyorum. Niçin anlayamadığımı da anlayamıyorum. Tahsil dersen var, yaş dersen var, tecrübe dersen var, medyayı takip dersen var… Bütün bunlara rağmen yine de anlayamıyorum. Herhalde akıl yürütme melekelelerimde de bir arıza oldu. Malum hafızam zayıfladı, olabilir ki akıl yürütmem de zayıflamıştır.

        Aslında önceleri de mantık kurallarına göre düşünüp değerlendirmesini bilmiyorduk. Geometrik düşünme, derin düşünme gibi kavramları bilmiyorduk. Diyeceğim Köklü bir analiz yapamadığım için değil, basit de olsa olup bitenleri anlamadığım için üzüntü duyuyorum.

        Anlayamadıklarımın bazılarını şöyle bir sıralayıvereyim:

 ü  Türkiye Cumhuriyetinin neden dönüştürülmek istendiğini anlayamıyorum. Adım adım ilerleyen bu dönüştürme hamleleri karşısında sessiz kalışı ise hiç anlayamıyorum.
ü  Türk üst kimliğinin kaldırılarak alt kimliklerin ortaya atılmasını anlayamıyorum. Bu planın Türkiye Cumhuriyetinin zaman içinde parçalanmasına sebep olacağının anlaşılmamasını  ise hiç anlayamıyorum.
 ü  Dinimizin aslı güzelliği ve bütün açıklığı ile öğretilmemesini anlayamıyorum. Dinimizin istismar edilmesini, Allahla aldatmayı hiç anlayamıyorum.
ü  Yasama, yürütme ve yargı erklerinin uyumlu işleyişini önleme çalışmalarını anlayamıyorum. Bu erklere karşı güvenlerin sarsılmasına neden olan çalışmaları ise hiç anlayamıyorum.
ü  Adam kayırma, rüşvet, hırsızlık vb. olumsuzluklara geçit veren düzenlemeler yapmayı anlayamıyorum. Bu konuların mahkemeye intikalini önleme çabalarını ise hiç anlayamıyorum.


        Anlayamadıklarım yukarıdakilerle sınırlı değil. Listeyi boşuna uzatmayayım. Hiçbir şeyi anlayamıyorum. Yukarıda da belirttiğim gibi buna üzülüyorum; ama gazete ve televizyonlardaki programları inceledikten sonra, anlayamama konusunda  kendi adıma teselli buluyorum, Öyle ya herkes ayrı telden konuşuyor. Aynı olayları farklı farklı yorumluyorlar. Bense hiç kimsenin penceresinden bakıyor değilim.

         Olaylara değişik cephelerden bakmak, değişik yorumlar yapmak elbette bir zenginliktir. Ancak bir anlama kargaşası var gibime geliyor.

        Konuya yalnız benim açımdan bakılırsa sorun pek önemli değil. “Mantıklı bir muhakeme yapamıyor.” denilebilir; ancak tüm aydınlar düşünülürse durumun çok ciddi olduğu söylenebilir. Daha vahimi birçok kişinin  akıl tutulmasına uğradığı da düşünülebilir.[i]

        Akıl tutulmasının uzun sürmemesi dileğiyle.

        Sabahattin Gencal, Başiskele- Kocaeli


[i] Adına ‘akıl tutulması‘ demese de eleştirel felsefenin babası sayılan Immanuel Kant (1724-1804), aydınlanma nedir sorusuna cevap verirken bu hür seçimin nasıl gerçekleştiğini şöyle açıklamıştı: “Aydınlanma, insanın kendi suçu ile içine düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa, insankendi suçu ile düşmüştür; bunun sebebini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır.”

4 Aralık 2013 Çarşamba

En Güzel Söz...


        Nazım Hikmet’in “En Güzel Deniz” adlı şiirini okumuşsunuzdur.[i]  Her mısrasını beğendiğim o şiirde geçen “Ve sana söylemek istediğim en güzel söz: / henüz söylememiş olduğum sözdür...” mısralarını sık sık kullanmışımdır.

        Sözünü ettiğim şiiri Bekir Coşkun’un bugünkü yazısını okurken yine hatırladım.[ii] Hatırlamakla kalmadım. Hem duygulandım hem de düşündüm:

       Coşkun’un dolaylı biçimde işaret ettiği gibi, her zaman özellikle günümüzde büyük vebal altındayız. Bu vebalden kurtulmak için elimizden geleni yapmalıyız.

       Bizleri vebal altına bırakan durum Türkiye Cumhuriyetinin içinde bulunduğu bunalımdır. Bu bunalıma seyirci kalamayız. Bizim de önerilerimiz olmalı. Ama görevimizi, Coşkun’un deyişiyle “ya adam gibi yapmalı ya da susmalıyız.” En azından halkı yanlış yönlendirmemiş, işbirlikçileri teşvik etmemiş ve de bilgi kirliliğine sebep olmamış oluruz.

       Ben de, elimde bilgi, belge vb. kaynaklar olmadığından şimdilik susuyorum. Ve sana söylemek  istediğim en güzel söz: henüz söylememiş olduğum sözdür...”

    Sabahattin Gencal, Başiskele- Kocaeli

 

[ii] Yazılmamış Güzel Yazılar, Bekir Coşkun, 04. 12. 2013, http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/15567/Yazilmamis_Guzel_Yazilar....html
 

26 Kasım 2013 Salı

Unuttum artık ben…

        Unutkanlığım artıyor. Unutkanlığımın artmasına üzülmememi söylüyorlar. Üzülmek daha çok unutmaya neden olurmuş. Ayrıca, yeni bir şeyler öğrenmek için eski bilgileri unutmanın normal, hatta gerekli olduğunu söyleyenler de var. Unutmanın stresten, ilâçlardan olduğunu söyleyenler, yaşlılığın doğal nedeni olduğunu söyleyenler de yok değil. Bendeki unutmanın hangi sebepten olduğunu tespit etmedik. Belkide yukarıda bütün sebeplerin etkisi vardır.

        Neyi veya neleri unuttuğumu kısaca anlatıvereyim:

        Ben bir eğitimciydim. Övünmek gibi olmasın ilköğretmenokulundan ve eğitim enstitüsünden yetişmiş; devletin okullarında  ve özel okullarda 35 yıl başarıyla çalışmış bir eğitimciydim. Bu anda bu bilgilerden eser yok kafamda.

        Dışarıdan Hukuk Fakültesini bitirmiştim. Hukuktan da eser yok kafamda.

        TODAİE’de kamu yönetimi uzmanlığı konusunda master yapmıştım. Yönetimden de eser yok kafamda.

        Benim yerimde siz olsanız üzülmez misiniz? Elbette üzülürsünüz. Ama bazılarınız belkide şöyle diyebilir:

        Üzüldüğü şeylere bak: Kafasında eğitim yokmuş; ülkemizde eğitim mi var?

        Kafasında hukuk yokmuş; ülkemizde hukuk mu var?

        Ülkemizde yönetim mi var?

        Beni teselli için böyle diyenler çıkabilir; ama sizler vardı, yoktu tartışmasına girmeyin. Hele yok mok derseniz sıkıntıya düşebilirsiniz.

         Unutkanlık epey önce başlamıştı bende; ama öyle fazla değildi. “Unuttum artık ben öğrenemem yeniden…” demiyordum. Öğrenebileceğimi, küçük de olsa bir katkı sağlayabileceğimi düşünüyordum. Bu düşüncelerle HEEY MASASINI[i] yazmıştım, kurmuştum:

       TODAİE’de örgüt geliştirme üzerinde aldığımız bilgilerden hareketle Türkiye’mize bir çeki düzen verebileceğimizi umuyordum. Örgüt geliştirmede önceliklerin tespit edilmesi gerekir. Ben de acizane olarak hukuk, eğitim, ekonomi ve yönetimi yan yana birinci öncelik olarak düşünmüş ve bunları çözüm masasının ayaklarına benzetmiştim. (H: hukuk, E: eğitim, E: ekonomi, Y: yönetim) (HEEY) Bütün sorunların bu masaya yatırılması gerektiğini de eklemiştim.

         Üzülmek ne kelime, kahroluyorum. Diyelim ki ben hastalık, şu ya da bu sebeple unuttum. Bunca hukukçu, eğitimci, ekonomist ve yöneticiler de unutuyor mu?

         Yeniden HEEY  masasını öğütlüyor değilim. Çünkü artık konumuz örgüt geliştirmekten öte bir boyut kazandı. Nasıl bir boyut mu kazandı? Ne söyleyeceğimi de unutuyorum...
         
        Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli  

15 Kasım 2013 Cuma

Yazma İhtiyacı


İnsanların sayısız ihtiyaçları vardır. Duygu ve düşünceleri anlatmak bu ihtiyaçlardan biridir. İnsan duygu ve düşüncelerini resim, heykel, tiyatro, müzik…vb. vasıtalarla anlatabilir. Anlatma sözlü olabileceği gibi yazılı da olabilir.

İnsanlar yazma ihtiyacını niçin duyarlar, nasıl duyarlar? Bu ihtiyacın derecesi nedir? Bu gibi konularda araştırma yapılıp yapılmadığını bilmiyorum. Ancak yazarların “yazma ihtiyacı” konusundaki sözleri toplanmış ve bunlar üzerinde yorumlar yapılmıştır. Bütün bunları bir yana bırakarak yazma ihtiyacı duyup duymadığımız üzerinde duralım:

Yazmakta olduğumuz bu yazılardan / yazılardan hareketle soralım:

Bizi yazmaya mecbur eden bir şey var mı? Yok.

Yazıdan bir kuruş kazanıyor muyuz? Hayır?

Bir unvan veya statü kazanıyor muyuz? Yine hayır. Durum böyleyse bu yazıyı niye yazıyorum ki? Yazma ihtiyacından olmasın.

Şimdiye dek günceler yazdım, anılar yazdım, denemeler yazdım, iyi kötü bir şeyler yazdım… Yine yazma ihtiyacımı tatmin etmek için.

Tatmin oldum mu? Olamadım elbet. Tatmin olamamam yazının güzel olmamasından değil işin tabiatından. İnsan çok da güzel yazsa yine yazmaya kanamıyor.

Sabahattin Gencal, Başiskele- Kocaeli

2 Kasım 2013 Cumartesi

Okuma İhtiyacı

        Okuma kavramı çeşitli açılardan ele alınabilir. Açık deyişle okuma, okumanın ne olup ne olmadığı, nasıl okumak gerektiği, okumanın yararlı olup olmadığı, okuma alışkanlığı… vb. birçok açıdan ele alınabilir.

         Okuma üzerinde birkaç yazı yazmıştık.[i] Burada okuma ihtiyacı üzerinde duracağız. Daha doğrusu bu konuda kişisel tecrübelerimi aktaracağım.

         25 Eylül 2013’de sol göz, 3 kasım 2013’tede sağ gözümden katarak operasyonu geçirdim. Ameliyattan hemen sonra uzağı görebildim; ancak gözlerim iyileşip gözlük alıncaya kadar, açık deyişle bir ay yakını göremez oldum. Bu bir ayda duyduğum okuma ihtiyacını hayatımın hiçbir devresinde duymadım. Eşim TV’yi göstererek haberse işte haber, köşe yazısıysa işte köşe yazıları, açık oturumlarsa işte… Mantık açısından bakılırsa eşim doğru söylüyordu. Ama ben okunana değil, okumaya ihtiyaç duyuyordum. Takvim yapraklarındaki ezan vakitlerini, ilaç kutularının içindeki prospektüsleri, kısaca sadece okumaya ihtiyaç duyuyordum. Yanlış anlaşılmasın okunan metnin önemli olmadığını söylemiyorum. Elbette seçilmiş metinler okunmalı; ama bundan önce okuma ihtiyacı irdelenmelidir.

        Okuma ihtiyacı, okuma merakı, okuma hevesi… birbirine yakın kavramlardır. Benim okumaya düşkünlüğümü, beni tanıyan herkes bilir. Ama okumaya bu derece düşkün olduğumu inanın ben de bilmiyordum.

         Okuma ihtiyacımın sırasını belirlemedim. Batı ülkelerinde bu konuda listeler yayınlıyorlar: “Batı ülkelerinde belirlenmiş ihtiyaçlar listesinde 18. sırada olan kitap, bizim ülkemizde 235. sırada yer almakta. Bu istatistiklere göre toplumumuz kitaba bakış açısıyla pek çok 3. dünya ülkesinin de gerisinde.”[ii]

        Yüce Allah (cc) Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (sav) ilk vahyettiği ayette "Yaratan Rabbin adıyla oku." (Alak Suresi, 1) buyurmuştur. Okumak ibadet gibidir. Onun için herkeste bu ihtiyaç hissettirilmelidir. Aslında fıtratımızın kodlarında bu ihtiyaç olsa gerek, yapılacak bu kodları çözümleyebilmektir.

        Temel ihtiyaçlarımız giderilemezse insan yaşayamaz. Okuma ihtiyacı giderilemeden de huzur içinde yaşanamaz diyebiliriz. Huzursuz bir toplum oluşumuz biraz da bundan mı kaynaklanıyor dersiniz.

        Doya doya okumamız dileğiyle.

       Sabahattin Gencal, Başiskele- Kocaeli

27 Eylül 2013 Cuma

Gözlerimizi Açalım


        İnsan âlemlerin özüdür.

        Âlemler denince akla sadece Dünyanın ve Güneşin de içinde bulunduğu sistem, bu sistemleri içine alan sistemler değil tüm evrenler akla geliyor. Ayrıca bitkiler âleminden, hayvanlar âlemine; cinler âleminden bilmediğimiz âlemlere kadar birçok âlem akla geliyor. Dini eserlerde on sekiz bin âlemden söz edilirse de doğrusunu Allah bilir.

        Allah Hz. Âdemi balçıktan yarattı ve ruhundan üfledi.

        Bilim adamları insanda bulunan maddeleri ve özellikleri az çok bulmuşlardır; ancak ruh hakkında pek fazla bir şey bulamamışlardır. Kur’an-ı Kerimde de ruh hakkında bize az bilgi verildiği yazılmaktadır.[i]

        Âlemlerin özü olan, halife olan insan değerini bilmiyor. Organlarımızın da değerini bilmiyor, bunları sahip olduğumuz için şükür etmiyoruz.  

        Organlarımızın değerini ancak onları, kaybettiğimiz ya da kaybetmekte olduğumuz zaman anlayabiliyoruz.

        Ben az çok anlayabildiğim için bu yazıyı kaleme alıyorum:

         25. 09. 2013’te sol gözümden başarılı bir katarakt operasyonu geçirdim. Allah’a şükür dünyam daha çok aydınlandı.

        Gönül gözümüzün de açılmasını dilerken operasyon sonrası duygu ve düşüncelerimi yazmaya çalışacağım:

         Eşimle ben 30 yıldır hastane yollarındayız. Eşim 6 büyük ameliyat geçirdi, bense 2 lokal operasyon geçirdim.  Birçok hastaneye gittiğimizden isim bildirmeden genel olarak yazacağım.

        Sağlık hizmetleri gittikçe kaliteleşmektedir. Katkı sağlayanlardan Allah razı olsun. Devletimize Allah zeval vermesin.

        Sağlık hizmetlerini yürütenlere de yürükten teşekkürler.

         Göz operasyonunu sonucu aklımdan geçenlerin her biri birer makale olacak  özellikte; ama makale yazamadığımdan böyle karmakarışık sıralıyorum.

         Acaba toplumun gözü de katarakt olabilir mi?

        Beni sol gözümdeki kataraktan kurtardılar, ilerisini daha aydınlık görebiliyorum. Toplumun sol gözünü de açsalar. İnsanımız da emperyalistlerin başta İslam Coğrafyasında olmak üzere, bütün mazlum milletlerdeki vahşetini görebilse…

        Toplumların gözü böyle tıbbı operasyonlarla açılmıyor. Nasıl bir eğitim vermeliyiz ki insanımızın gözü açılsın?

        Kendinden hareketle toplumdan söz etmeye başladım. Sakıncası olmaz her halde, sonuçta  biz de toplumun bir bireyi değil miyiz?

         Sol gözden söz etmem yanlış anlamalara neden olabilir mi? Olmaz inşallah. Sol gözüm iyileşince sağ gözüme de operasyon yapılacak. İnşallah yine başarılı olur. İş yine bitmeyecek. Sonra miyop, hipermetrop, astimat ölçümlerine gelecek ve de gerekirse gözlük verilecek.

        Bu miyop ve hipermetrop, astimat terimlerini de yabana atmadan düşünün:

        Önümüzü göremediğimiz gibi, uzağı da göremiyoruz. Görebildiğini söyleyenler de doğru göremiyorlar. Çağdaş uygarlık düzeyine çıkamamamızın bir sebebi de bu olmasın. Ayrıştırma nutukları, iktidara gelme uğruna işbirlikçilik yapma ya da bilmeden egemenlere hizmet bundan olmasın.

        Bu göz muhabbeti uzadı. Kulak için de diğer organlarımız için de böylesine muhabbet edebilir ve toplumla ilişkilendirilebilir. Nitekim Kur’anda  bazılarının göremediği ve duyamadığı ile ilgili ayet vardır.[ii]

        Nerden nereye demeyin, bu ne ilişki demeyin. Gözlerimizi açamazsak,  dünyaya sağır kalırsak Cehennemi dünyada yaşamaya mahkûm oluruz. Kuran-ı Kerim Araf 179’ da belirtilen davarlar gibi olmamalı.

        Âlemlerin özü olan insana davarlık asla yakışmaz. Gözlerimizin, kulaklarımızın açılması için başkalarının operasyonlarını beklemeyelim. İyiye, doğruya, güzele doğru yönelelim.

 Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli

 




[i] “Ve sana ruhtan sorarlar. De ki: "Ruh, Rabbimin emrindendir. Ve size, ilimden sadece az bir şey verilmiştir." (17/İsrâ-85) (Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk çevirisi)
[ii] A’RAF 179.Yemin olsun ki biz, insanlardan ve cinlerden birçoğunu cehennem için yarattık. Kalpleri var bunların, onlarla anlamazlar; gözleri var bunların, onlarla görmezler; kulakları var bunların, onlarla işitmezler. Davarlar gibidir bunlar. Belki daha da şaşkın. Gafillerin ta kendileridir bunlar. (Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk çevirisi)

21 Eylül 2013 Cumartesi

Yazının Ömrü

         Sitemin adını niçin “Kelebek” koydum dersiniz? Kelebeğin ömrünün kısa olduğu mitini düşündüm de ondan. Bizim ömrümüz uzun mu? Ebedi yaşamı düşünürsek dünyadaki yaşamımız bir an bile sayılmaz. Demek ki ömür süresi göreli bir kavram.

        Yanlış anlaşılmaması için belirteyim ki kendimi kelebeğe benzettiğim falan yok. Aslında “Yazı”yı kelebeğe benzetmeye çalışıyorum. Ama durumu karıştırıyorum. Bazen ben de bir kelebek oluyorum.

        Kelebeklerin yumurta, tırtıl ve koza dönemleri de ilginç. Bu aşamalardan geçtikten sonra , başka deyişle kelebek olarak kısa bir süre yaşarlar.

        Bu bilgilerden hareketle biz de, yazılarımız da kısa dönem aşamasına geldik.  Kelebekler gibi hafif kanat çırpmaya, özgürce dolaşmaya başladık.  

        Bu benzetmelerimizin, düşündürücü satırlarımızın beyinlerdeki ömrü çok kısa olabilir. Belli de olmaz, bakarsınız  fikirlerimizi yeşil yapraklar üzerine bırakabilir ve yeni yeni kelebekler oluşumuna neden olabiliriz.

        Bu kısa yazımız, uzun yıllar sonraya da kalabilir.

        Bu küçücük kelebeğin, hafif kanat çırpışları evrendeki kaosa rağmen nasıl etkili olabilir?

        Narin gibi görünen bu canlıyı tanıyabilirsek fikrimiz değişebilir. [i] Kendimize güvenimiz de artabilir.

        Kendimize güvenle önce bir çevremize bakalım, medyayı inceleyelim, sonra da düşünelim:

       Başarılı gibi görünen kişi, kurum ve kuruluşların başarıları genel ve devamlı mutluluk sağlayabilecek  midir?

        Yine başarı ve mutluluğun örtüşmesini hatırlattım. Her zaman  hatırlatacağım. Bazen doğrudan, bazen de dolaylı biçimde hatırlatmaya çalışacağım. Bu bir amaç olduğu kadar bir ölçüt/kriter olacaktır. Çevremizi değerlendirirken de, yazarken de.

        Uzun bir yumurta, tırtıl, koza döneminden sonra özgürce, hafifce kanat çırpıp, yeşillerin üzerine yumurtlarını bırakan kelebekler gibi ömrümüzün kısalığını düşünmeden, inşallah yazmaya devam edeceğiz.

        Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli, 21. 09. 2013






[i]
Kelebekler aylarca tırtıl halinde yaşadıkları halde, kelebek olarak yetişkin iken çok kısa bir süre yaşarlar. Bu yüzden bir kısım kelebeklerde beslenme için ağız ve hortum bile bulunmaz. Yaşamlarının bu kısa parçasını beslenmekten çok eşlerini aramak, çiftleşmek ve yumurtlamak, kısaca yeni kuşakları oluşturabilmek için harcarlar.

Çok narin gibi görünmelerine rağmen kelebeklerin yapıları yeryüzünde karşılaştıkları her sorunu çözecek düzeydedir. Çöllerde bulutlar gibi dolaşırlar, sularda yüzebilir, karanlık mağara kovuklarında yaşayabilirler. Dünyanın en yüksek dağlarında. tropikal ormanlarda, petrol birikintilerinde, yanardağ ağızlarında hatta kutuplarda bile dolaşırlar.

Kelebeklerin 170 bin civarında türü vardır. Böceklerin en geniş takımlarından birini oluştururlar. Yeryüzünde yaşayan kelebek çeşitlerinin sayısının 18 sıfırlı bir sayı ile ifade edilebileceği sanılmaktadır. Yani her insana bir milyon kelebek düşmektedir. Bir başka deyişle ortalama ağırlığı 70 kilogram olan bir insana yeryüzünde 850 kilogram kelebek düşer.

Kelebeğin tüm ömrü değil de ömrünün son safhası gerçekten kısadır ama yine de bir günden fazladır. Aslında onun için süre önemli değildir. Ömrünün bu en güzel aşamasında düşündüğü tek şey vardır, neslinin devamı. Sürüngen bir tırtıl olmaktan kurtulup, havada özgürce dolaştığı bu kısa sürede amacı uğruna çoğunlukla beslenmez bile.

Kaynak: http://www.msxlabs.org/forum/soru-cevap/220684-kelebeklerin-omru-neden-24-saattir.html#ixzz2fXHCY1cI

 

 

17 Eylül 2013 Salı

Kelebek Etkisi ve Amacımız

         “Kelebek Etkisi” sözü matematik ve fen bilimlerinden sosyal bilimlere kadar yaygın olarak kullanılmaktadır. Bilim dünyasında Kaos Teoremi ile beraber kullanılan bu terim film ve sanat dünyasında ve günlük konuşmalarda da yaygın olarak kullanılmaktadır. Kelebek Etkisi sözü ile Küçücük bir etkinin artarak devam edeceği vurgulanmak istenmektedir.[i]

        Günümüzde facebook, twetter ve diğer sosyal medya “Kelebek Etkisini” doğrular gibi gözükmektedir. Ancak internet ve sosyal medya büyük kaousun sebebi de olmakdadır.

        Kaousla ayrıntılı biçimde ilgilenmek, çözümler üretmek bilim adamlarının işi. Biz konuyu basit olarak ele alalım.

        Küçükken, köyümüzdeki gölcüklere küçük taş atardık ve halkacıkların kenara vurmasını seyretmekten keyif alırdık. Bu arada bizden büyükler aynı göle suya girip çıkan taşlar atarak keyfimizi kaçırırlardı…

        Suların dalgalı, ortamın gergin olduğu, keyfimizin kaçtığı günümüzde nasıl yararlı olabiliriz? Başka deyişle nasıl bir fikir ortaya atmalıyız ki halka halka yayılsın? Bir hayal olsa da düşüncemi yazmadan geçemeyeceğim:

        70 yaşımı bitiriyorum (28 Eylülde) Bu yaşıma dek hep başarı peşinde koştuk. Mutluluk peşinde koştuk. Herkes de böyle değil mi? Okulu başarıyla bitirmek istiyoruz, işimizi başarıyla yapmak istiyoruz; mutlu olmak istiyoruz. İnsanların çoğu bu amaçlar içinde olduğu için başarı reçeteleri yazılıyor, mutluluk reçeteleri yazılıyor. Bunların çoğunu okumuşsunuzdur. Bu reçeteleri ben de okudum, hepsi birbirinden güzel; ancak tecrübeyle gördüm ki başarıyla mutluluk örtüşmüyor.

        Kimilerinin bireysel başarısı kendi egosunu tatmin ediyor, mutluluk veriyor; ama başkalarının felaketine neden olabiliyor. Bazı başarılar kısa sureli mutluluk getiriyor. Uzatmayalım başarı genel mutluluğu sağlamalı. Ayrıca Hayat boyu mutluluğu da sağlamalı. (Bir Müslüman için hem bu dünya hem Ahret mutluluğunu sağlamalı. Ara not olarak yazalım: Müslümanları yalnız Ahrete odaklandırıp dünyalarını karartanlara dikkat etmek gerekir.)

        Başarı olmadan da mutluluk olabilirse de bu istenilen bir mutluluk değildir. Bu konuda medyada her gün olumsuz haberleri izliyoruz.

        Özetle bu yaşıma dek anladığım ve benimsediğim fikir budur: Genel ve sonsuz mutlulukla başarı örtüşmelidir. Kelebekteki amacımız bu fikri “Kelebek Etkisi” ile yaygınlaştırmaktır.

        Amacıımızın gerçekleşmesi dileğiyle.

        Sabahattin Gencal, Başiskele -Kocaeli

 





[i] Kelebek Etkisi, 1890'larda Henri Poincaré tarafından ortaya atılmış; ancak terim 1952'ye kadar unutulmuştur. 1952 yılında, uzun bir aradan sonra, Ray Bradbury zaman yolculuğuyla ilgili bir hikayede etkide "dalgalanma etkisi" olarak bahsetmiştir. Terim, 1961'de Edward Lorenz tarafından yeniden popülerleştirilmiştir ve onun adıyla anılmaktadır. Lorenz, bir meteorologdu ve hava tahmininde bulunmak amacıyla bir bilgisayar programı geliştirmeye çalışıyordu. Lorenz, ilkin girdiyi (bir problemi çözmek üzere kullanılan, halihazırda etkileri ve sonuçları bilinen veriye denir) olması gerekenden biraz daha ayrıntılı girdi: 0.506 değerini girmesi gerekirken, 0.506127 değerini girdi. Bu ufak farklılığın, beklenen sonuçtan çok çok farklı bir sonucu doğurduğunu fark etti ve bir süre bu duruma anlam veremedi.  Daha sonra bunun "Kelebek Etkisi" olduğunu anladı ve terim o zamandan beri popüler olarak bilim dünyasında yerini aldı. New York Bilimler Akademisi'nde bir konferans veren Lorenz, "bir martının kanat çırpışlarının, iklimin tümünü sonsuza kadar ve kökten değiştireceği" bilgisini verdi. ( http://evrimagaci.org/makale/166/)

 

 

 

11 Eylül 2013 Çarşamba

Başlarken

         Duygu ve düşüncelerin ses haline gelmesi bir mucizedir. Sesin metne dönüşmesi ve metinlerin paylaşılmasısüreçleri gelişmenin sürmesidir. Metinlerin internette paylaşılması sürecine ise bir isim bulamıyorum.
         İnternet, sosyal medya, bu arada bloglar, iletişim- etkileşim işlevleriyle, bilgisayara bağlanabilen herkes için olmazsa olmaz duruma gelmiştir.
         Bu çağdaş iletişim-etkileşim araçlarından olumsuz olarak etkilenmeden, azami ölçüde yararlanmak gerekir. İnşaallah, bu yaşımıza rağmen biz de yararlanırız. Bu arada duygu ve düşüncelerimizi de paylaşabilirsek kendimizi mutlu sayarız.
        
Özetle internetten yararlanmak ve paylaşmak için bu siteyi açmış bulunuyorum.

         Sözlerin en hafifini, en yumuşağını, en dokunmazını bulmaya ve kelebek kanatlarıyla uçmaya çalışacağım.

         Umulur ki kelebek etkisi oluşur.

         Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli, 28. 09. 2013