26 Kasım 2013 Salı

Unuttum artık ben…

        Unutkanlığım artıyor. Unutkanlığımın artmasına üzülmememi söylüyorlar. Üzülmek daha çok unutmaya neden olurmuş. Ayrıca, yeni bir şeyler öğrenmek için eski bilgileri unutmanın normal, hatta gerekli olduğunu söyleyenler de var. Unutmanın stresten, ilâçlardan olduğunu söyleyenler, yaşlılığın doğal nedeni olduğunu söyleyenler de yok değil. Bendeki unutmanın hangi sebepten olduğunu tespit etmedik. Belkide yukarıda bütün sebeplerin etkisi vardır.

        Neyi veya neleri unuttuğumu kısaca anlatıvereyim:

        Ben bir eğitimciydim. Övünmek gibi olmasın ilköğretmenokulundan ve eğitim enstitüsünden yetişmiş; devletin okullarında  ve özel okullarda 35 yıl başarıyla çalışmış bir eğitimciydim. Bu anda bu bilgilerden eser yok kafamda.

        Dışarıdan Hukuk Fakültesini bitirmiştim. Hukuktan da eser yok kafamda.

        TODAİE’de kamu yönetimi uzmanlığı konusunda master yapmıştım. Yönetimden de eser yok kafamda.

        Benim yerimde siz olsanız üzülmez misiniz? Elbette üzülürsünüz. Ama bazılarınız belkide şöyle diyebilir:

        Üzüldüğü şeylere bak: Kafasında eğitim yokmuş; ülkemizde eğitim mi var?

        Kafasında hukuk yokmuş; ülkemizde hukuk mu var?

        Ülkemizde yönetim mi var?

        Beni teselli için böyle diyenler çıkabilir; ama sizler vardı, yoktu tartışmasına girmeyin. Hele yok mok derseniz sıkıntıya düşebilirsiniz.

         Unutkanlık epey önce başlamıştı bende; ama öyle fazla değildi. “Unuttum artık ben öğrenemem yeniden…” demiyordum. Öğrenebileceğimi, küçük de olsa bir katkı sağlayabileceğimi düşünüyordum. Bu düşüncelerle HEEY MASASINI[i] yazmıştım, kurmuştum:

       TODAİE’de örgüt geliştirme üzerinde aldığımız bilgilerden hareketle Türkiye’mize bir çeki düzen verebileceğimizi umuyordum. Örgüt geliştirmede önceliklerin tespit edilmesi gerekir. Ben de acizane olarak hukuk, eğitim, ekonomi ve yönetimi yan yana birinci öncelik olarak düşünmüş ve bunları çözüm masasının ayaklarına benzetmiştim. (H: hukuk, E: eğitim, E: ekonomi, Y: yönetim) (HEEY) Bütün sorunların bu masaya yatırılması gerektiğini de eklemiştim.

         Üzülmek ne kelime, kahroluyorum. Diyelim ki ben hastalık, şu ya da bu sebeple unuttum. Bunca hukukçu, eğitimci, ekonomist ve yöneticiler de unutuyor mu?

         Yeniden HEEY  masasını öğütlüyor değilim. Çünkü artık konumuz örgüt geliştirmekten öte bir boyut kazandı. Nasıl bir boyut mu kazandı? Ne söyleyeceğimi de unutuyorum...
         
        Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli  

15 Kasım 2013 Cuma

Yazma İhtiyacı


İnsanların sayısız ihtiyaçları vardır. Duygu ve düşünceleri anlatmak bu ihtiyaçlardan biridir. İnsan duygu ve düşüncelerini resim, heykel, tiyatro, müzik…vb. vasıtalarla anlatabilir. Anlatma sözlü olabileceği gibi yazılı da olabilir.

İnsanlar yazma ihtiyacını niçin duyarlar, nasıl duyarlar? Bu ihtiyacın derecesi nedir? Bu gibi konularda araştırma yapılıp yapılmadığını bilmiyorum. Ancak yazarların “yazma ihtiyacı” konusundaki sözleri toplanmış ve bunlar üzerinde yorumlar yapılmıştır. Bütün bunları bir yana bırakarak yazma ihtiyacı duyup duymadığımız üzerinde duralım:

Yazmakta olduğumuz bu yazılardan / yazılardan hareketle soralım:

Bizi yazmaya mecbur eden bir şey var mı? Yok.

Yazıdan bir kuruş kazanıyor muyuz? Hayır?

Bir unvan veya statü kazanıyor muyuz? Yine hayır. Durum böyleyse bu yazıyı niye yazıyorum ki? Yazma ihtiyacından olmasın.

Şimdiye dek günceler yazdım, anılar yazdım, denemeler yazdım, iyi kötü bir şeyler yazdım… Yine yazma ihtiyacımı tatmin etmek için.

Tatmin oldum mu? Olamadım elbet. Tatmin olamamam yazının güzel olmamasından değil işin tabiatından. İnsan çok da güzel yazsa yine yazmaya kanamıyor.

Sabahattin Gencal, Başiskele- Kocaeli

2 Kasım 2013 Cumartesi

Okuma İhtiyacı

        Okuma kavramı çeşitli açılardan ele alınabilir. Açık deyişle okuma, okumanın ne olup ne olmadığı, nasıl okumak gerektiği, okumanın yararlı olup olmadığı, okuma alışkanlığı… vb. birçok açıdan ele alınabilir.

         Okuma üzerinde birkaç yazı yazmıştık.[i] Burada okuma ihtiyacı üzerinde duracağız. Daha doğrusu bu konuda kişisel tecrübelerimi aktaracağım.

         25 Eylül 2013’de sol göz, 3 kasım 2013’tede sağ gözümden katarak operasyonu geçirdim. Ameliyattan hemen sonra uzağı görebildim; ancak gözlerim iyileşip gözlük alıncaya kadar, açık deyişle bir ay yakını göremez oldum. Bu bir ayda duyduğum okuma ihtiyacını hayatımın hiçbir devresinde duymadım. Eşim TV’yi göstererek haberse işte haber, köşe yazısıysa işte köşe yazıları, açık oturumlarsa işte… Mantık açısından bakılırsa eşim doğru söylüyordu. Ama ben okunana değil, okumaya ihtiyaç duyuyordum. Takvim yapraklarındaki ezan vakitlerini, ilaç kutularının içindeki prospektüsleri, kısaca sadece okumaya ihtiyaç duyuyordum. Yanlış anlaşılmasın okunan metnin önemli olmadığını söylemiyorum. Elbette seçilmiş metinler okunmalı; ama bundan önce okuma ihtiyacı irdelenmelidir.

        Okuma ihtiyacı, okuma merakı, okuma hevesi… birbirine yakın kavramlardır. Benim okumaya düşkünlüğümü, beni tanıyan herkes bilir. Ama okumaya bu derece düşkün olduğumu inanın ben de bilmiyordum.

         Okuma ihtiyacımın sırasını belirlemedim. Batı ülkelerinde bu konuda listeler yayınlıyorlar: “Batı ülkelerinde belirlenmiş ihtiyaçlar listesinde 18. sırada olan kitap, bizim ülkemizde 235. sırada yer almakta. Bu istatistiklere göre toplumumuz kitaba bakış açısıyla pek çok 3. dünya ülkesinin de gerisinde.”[ii]

        Yüce Allah (cc) Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (sav) ilk vahyettiği ayette "Yaratan Rabbin adıyla oku." (Alak Suresi, 1) buyurmuştur. Okumak ibadet gibidir. Onun için herkeste bu ihtiyaç hissettirilmelidir. Aslında fıtratımızın kodlarında bu ihtiyaç olsa gerek, yapılacak bu kodları çözümleyebilmektir.

        Temel ihtiyaçlarımız giderilemezse insan yaşayamaz. Okuma ihtiyacı giderilemeden de huzur içinde yaşanamaz diyebiliriz. Huzursuz bir toplum oluşumuz biraz da bundan mı kaynaklanıyor dersiniz.

        Doya doya okumamız dileğiyle.

       Sabahattin Gencal, Başiskele- Kocaeli