15 Aralık 2014 Pazartesi

Kalp Krizi Tehlikesi


         Devletimiz vücudumuz gibidir. Eş deyişle devletimiz vücut gibi birbirine hayati bağlarla bağlı, birbirlerini tamamlayan organlardan, dokulardan, hücrelerden... vb. oluşan bir bütündür. Bir dokumuza,bir hücremize bir şey olsa, örneğin ayağımıza diken batsa bunun acısını beynimiz, kalbimiz kısaca tüm vücudumuzla duyarız. Gözümüz kör olsa, kulağımız sağır olsa yaşantımız değişir. Bu benzetmeyi fazla irdelemeyelim. Söylemek istediğimi anlayan anlamıştır. Sözüm, daha doğrusu bu yazım durumu iyice kavrayamayanlar içindir.
       TBMM devletimizin kalbi gibidir. Kalp, damarlar ve damarcıklar vasıtasıyla tüm dokulara, hücrelere kan gönderemiyorsa ne olur? Ne olacak kangren olur; zaman içinde kangrenli doku veya organ kesilir. Bugün çoklarımız kangren gibi “sorunlara çözüm” adı altında bölünmelere yol açılacağını düşünüyoruz.
          Biraz kapalı yazıyorum değil mi? “Biraz değil çok kapalı yazıyorsunuz.” diyecek olanlar için konuyu birazcık açıyorum.
         Önceleri, Türkiye Cumhuriyetinin Lübnan’a, Irak’a, Suriye’ye dönüştürüleceğinden korkuyordum. Şimdi düşünüyorum, öyle kutuplaştırlıyoruz ki bölgeler arası çatışmalardan daha korkunç bir kaosa düşme tehlikesiyle başbaşayız. Yani bir organımızı, siz bu sözü bölge diye düşünebilirsiniz; evet, birkaç bölgemizi ayırmakla iş bitmez. Alimallah, her bölgede, her alanda birbirine gireriz. Kısaca kalp krizi geçiririz. Yaşam kalitemizin bozulmasından değil, ölüm riskinden söz ediyorum.
       “Madem, durum bu kadar vahim, niçin yetkililere  ve TBMM üyelerine değil de okurlara hitap ediyorsunuz.” diyebilirsiniz. Buna da şöyle bir açıklık getireyim: TBMM’ni kalbe benzetme benim benzetmem değil. Bu güzel benzetme TBMM başkanlarının hatta zamanın Cumhurbaşkanının benzetmesidir. (1) 
        Şaşıyorum; kalp krizi geçirmekte olduğumuzun farkına varmıyor meclis üyeleri. Bazıları da meclisi ikinci plana itip başkanlık sistemini hayal ediyor olabilir. İşi uzatıp sıkıntı yaratacak, başımızı belâya sokacak konulara girmek istemem; onun için size size; vekile değil, vekil seçen sizlere sesleniyorum: 
         Kalp krizi geçirmek üzereyiz. Acile koşmalı ve gerekli tedbirleri almalıyız.
         Anlayana sivrisinek saz...        
         
         Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli
 ------------------------------
1.  *(2013’te) TBMM Başkanı Cemil Çiçek, 24. Dönem 4. Yasama Yılı'nın sunuş konuşmasında  "TBMM milletimizin, Cumhuriyetin ve demokrasinin kalbidir. Bu kurumun ayrı bir kişiliği ve şahsiyeti var. Söz ve eylemlerimizde bu gerçeğin ne kadar farkında olursak milletvekilleri olarak o kadar güç ve saygınlık kazanacağız" dedi.
(22 Nisan 2009’te) Devletin zirvesinden 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı mesajları
* Cumhurbaşkanı Abdullah Gül: Yüce Meclisimiz, geçmişten günümüze milli çıkarlarımızı ve haklarımızı her zaman titizlikle savunarak, millet iradesini en iyi şekilde temsil etmiştir... Milli iradenin tecelligâhı TBMM, demokratik rejimimizin kalbidir. Gençlerimizin imza atacakları yeni başarılarla ülkemizi yeni ufuklara taşıyacaklarına inancım tamdır.

* TBMM Başkanı Köksal Toptan: Meclisimiz, 89 yıl önce olduğu gibi bugün de demokrasinin kalbi, milletin ümit kaynağıdır. Meclisimiz, bundan sonra da Cumhuriyetimizin 100. yıl vizyonuna yakışır önemli hizmetler yapacak, demokrasimizin daha da kökleşmesinde en büyük güç kaynağı olacaktır...

3 Aralık 2014 Çarşamba

Bugün Radyasyonluyum


 
          Bu yazımı hamile bayanlar, çocuklar ve hastalar okumasın. Öylesine söylemiyorum, doktor tavsiyesi üzerine yazıyorum.
Sabahleyin Kocaeli Devlet Hastanesinde efor testine girdim, ayrıca filim çektirdim. Ayrılırken doktor, radyasyonlu olduğumu; hamile bayanların, çocukların ve hastaların yanında durmamam gerektiğini söyledi.
          Vücudum radyasyonlu, acaba beynim de mi radyasyonlu. Beynimdeki radyasyon yazıma da geçer mi ? Her ihtimale karşı, biz uyarı görevini yapalım.
          Şimdiye kadar herkes için yazdım. Hiçbir sınırlama yapmadım. Eğer sınırlama yapsaydım fanatik partililerin,odunum da odunum. diyenlerin yazılarımı okumamaları gerektiğini söylerdim; ama öğretmen olduğum için bunu kendime yakıştıramadım. Ancak bugünle sınırlı olmak koşuluyla bazı okuyuculara yasak koydum. Bir ara, okuyuculara yasak koymaktansa kendime yasak koymayı yani yazmamayı düşündüm. Ama yazmadan da edemedim.
          Şimdi, baştan başlayarak bugünü nasıl harcadığımızı anlatalım:
          Sabahın yedisinde durağa çıktım. Halk otobüsünü beklerken önümde bir araba durdu. Bir şoför hanımefendi, sağolsun; “İzmit’e gidecekseniz, götürelim.” deyince arabasına bindim. Nereye gittiğimi sordular. Kocaeli Devlet Hastanesine gittiğimi söyledim. Kendileri de hastaneye gidiyorlardı. “Doktor musunuz?”deyince hemşire olduklarını söylediler. İki kız kardeş hemşire. Biri Nükleer Enerji Bölümünde çalışıyor; yani benim gideceğim bölümde.
          Hemşirelere teşekkür ve dua ettikten sonra kendi kendime düşündüm:
          Hastanelerde gerek doktorların, gerekse hemşirelerin hastalarına gösterdikleri yakın ilgilerine her zaman teşekkür ettim. Sözünü ettiğim hemşireler bir öğretmen gibiydiler. Yani görev mahalli dışında da yardımcı oluyorlardı. İhtimal bütün hemşireler ve doktorlar da bunlar gibidir. Bu hemşirelerin şahsında tüm sağlık görevlilerine açıkça teşekkür etmeyi bir görev, bir borç kabul ediyorum.
          Hastaneye giderken, her zaman olduğu gibi yanıma kitap da aldım. Tabii, yakın gözlüğümü de. Kitap okuyamadım. “Okumasını bilirseniz her insan bir kitaptır.” sözünden hareketle gözlem yapmaya çalıştım:
          Bir bayan, Doktor X’e telefonla ulaşarak bir bitkisel ilâç kullandığını ve bu ilâçlar sayesinde tıkalı olan iki damarının da açıldığını söylüyordu. Bu konuyu doktorlara söylemediğini de ekliyordu. Sağlık Bakanlığımızın  yardımcı, alternatif tıp konusunda yönergeleri var. Ama bu konuda yeterli denetlemeleri var mı acaba?
          Radyasyonlu alana hasta yakınlarının girmesinin uygun olmayacağı uyarıları her tarafta asılı; ama kimsenin umurunda değil.
          Hastaneye 07.30’da gitmiştik. Bölüm sekreterinin geleceği saate kadar Yani 08.00’e kadar radyasyonsuz alandaki koltuklara oturarak diğer bekleyenler gibi televizyon izledim.
Haberler hiç de iç acıcı değil. Tüm haberler radyasyonlu diyebiliriz. Ben de radyasyon merakı var ki haberlere çok düşkünüm. Eşim sıkıntıya gelemez, hemen kanal değiştirir. Bana da “Bilgisayar senin, televizyon benim.”der. Gerçi, diğer bir odamızda da televizyon var; ama eşime hak verdiğim için oda değiştirmem. Yanlış anlaşılmasın eşim haber gibi haberleri kaçırmaz.
          Hastaneden söz ederken eve geçtik. Şimdi tekrar hastahanedeyiz:
          Hastahane oldukça kalabalık olmasına rağmen, ayrı ayrı saymayayım tüm görevliler hastaları memnun etmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Personele diyeceğimiz yok; ancak devlet yetkililerimiz insanlarımızın hastalanmamaları için ne yaptığını merak ediyorum. Tabii bu konudaki çalışmalar yok değil. Aile doktoruna gittiğimde bu çalışmalara da şahit oluyorum. Ancak bu çalışmaları yetersiz buluyorum. Sadece bir bakanlık değil tüm bakanlıklar, tüm yetkililer bu konuda seferber olmalı. “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur.”atasözümüzü unutmamalı.
           Kafalar sağlam olmalı, radyasyonlu kafa ile akıl yürütemeyiz. Yunus Süresi 100.ayetini hatırlatırım: “Allah, aklını işletmeyenlerin üzerine pislik yağdırır.
          Böyle daldan dala atlamam iyi olmuyor, dedik ya bugün radyasyonluyum.
          Hastaneden çıktım. Eve gelirken bir kitapçıya uğradım. 5 kitap 10 lira. İnanılır gibi değil. Dükkân kapanacağı içinmiş bu ucuzluk. Ucuzluğa rağmen kitap alan yok. Bu durumu nasıl kınayacağımı, nasıl izah edeceğimi bilemiyorum. Biz böyle mi olacaktık?
          Halk otobüsünde, aldığım kitaplara göz gezdiriyorum. Bayağı güzel kitaplar. Birinin önsözündeki cümle dikkatimi çekti. İnanç ve ırk dayatmasının hiç iyi sonuçlar vermeyeceği vurgulanmaktaydı. Peki, bu dayatmacıların müzakere halinde olmaları nasıl sonuç verebilir?
          Yazar dediğin bildiği bir konuyu ele alıp enine boyuna işleyen biri demektir; böyle konular arasında trekking yapanlara yazar denmez. Bunu bile bile böyle yazdım. Dedim ya bugün radyasyonluyum.
        “Valla, hocam sadece siz değil herkes radyasyonludur.” demenizi istemem. İnşallah öyle düşünüldüğü gibi değildir.
          Radyasyon gözle görülmüyor ya, aldanışımız bundan. Birilerinin bizleri hipnoz etmesi bundan. Ayrı ayrı saymayayım bütün melanetler bundan.
          İnşallah ben, doktorların demesine göre bir iki gün sonra radyasyondan kurtulacağım. Dilerim herkes de kurtarır. Yurdumuzun, ulusumuzun üzerindeki karabulutlar, radyasyonlar dağılıverir, bin parçaya bölünür, yok olur. Tabii, sadece dilemekle olmuyor bu temizlik.
         Temiz ve aydınlık bir gelecek dileğiyle.

         Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli, 02.12.2014


17 Kasım 2014 Pazartesi

Sıra tarihe mi geldi...

         Bir tarih kitabını noktası virgülüne kadar ezberleyen birine tarihçi denebilir mi? Böyle ezberlemekle tarihçi olunabilseydi “Bir zamanlar büyük bir tarihçiydim.” diyebilirdim; çünkü  öğrenciliğimde tarih konusunda kafamda yok yoktu. Bu anda belleğimin bomboş olduğunu belirttikten sonra kime tarihçi denebileceği konusuna gelelim.
         Olayları ekonomik, siyasal, sosyal, kültürel...vb. birçok açıdan değerlendirebileceklere tarihçi denebilir. Bugünkü  tarih kitaplarında da ekonomik, siyasal, sosyal, kültürel açılar dikkate alınıyordur; ama daha birçok husus var, toplum psikolojisi var, uluslararası ilişkiler var, hukuk var, zihniyet var...var oğlu var. Olayları bütün bunları dikkate alarak değerlendirebileceklere  ben tarihçi derim.
         Yukarıda işaret edildiği gibi olaylara çok geniş açıdan bakabilmek hem güçtür; hem de çok zaman alıcıdır. Okul müfredatlarımız sayısız konuyla doludur. Her konu böylesine kapsamlı işlenirse tarih okumaya ömür yetmez. Bunun da bir kolayını bulunur. Nasıl mı?
         Bursa Eğitim Enstitüsünde okurken tarih hocalarımız ders yılı boyunca üç beş konuyu çok kapsamlı biçimde analiz ederken diğer konuları da örnek derslere göre bizlerin yapmasını isterlerdi. Diğer konulara da şimdilerde okutulduğu gibi değiniverilirdi. Hocalarımıza Allah'tan rahmet dileyerek bu konuya niçin girdiğimizi anlatmaya çalışalım:
         Bu son dönemde siyasetçilerimiz, en küçüğünden en büyüğüne devlet yetkililerimiz, maşallah tarihçi kesiliverdiler. Atatürk zamanını, İnönü zamanını o zamanın siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel...vb. durumlarını dikkate almadan değerlendiriveriyorlar.  Atatürk’ün çeşitli dönemlerindeki sözlerinden işlerine gelen sözleri çekiveriyor ve işlerine geldiği gibi kullanıveriyorlar. Buna ne demeli bilmem ki. 
        Şimdiye kadar ulusumuzu Allah'la aldatmışlardı; şimdi de Atatürk'le aldatmaya mı başlıyorlar? Siyasetçilerin bu tutumlarından örnek alan birçok kişi Atatürk ve arkadaşları aleyhinde yayınlar yapıyorlar. Dahası var bazı akademisyenler de bu gruba katılmış vaziyette.
        Akademisyenlere saygımız sonsuz, akademik unvanı olanlara gıpta ediyoruz; ama ne hikmetse bazıları Cumhuriyet değerlerimizi; Atatürk ve İnönü zamanlarını öyle kötülüyorlar ki yabancılar da bunlardan örnek alarak konferanslar, günler tertipliyor ve ulusumuzu ayrıştırma, yurdumuzu bölme çabalarına destek veriyorlar.
         Kişisel yararları için, emellerine ulaşmak için her şeyi yapabilenlere sitem edecek değilim. Elimden gelse tüm halkımıza tarihin nasıl değerlendirilebileceğini  anlatırdım; ama imkânım yok. Ben yalnız siz değerli okurumuza seslenebiliyorum:
         Bazıları öylesine konuşuyorlar ki, sanırsın tarihçidirler, sanırsın bilim adamıdırlar, sanırsın ulusumuzun birliği, dirliği için konuşuyorlar. Bu bazıları adamın kafasını karıştırma konusunda mahirler anlaşılan. Allah bunların şerrinden korusun. Tabii en önemlisi de Allah bize akıl versin, aklımızı işletebilecek yetenek versin.
         Ben zaman zaman bazı çevrelerin tarih bilmediklerini söylüyordum. Ooo meğer bunlar tarihimizi yeniden yazacak kadar biliyorlarmış.
         Bir ara not da yazayım:
         Ben Edebiyat Grubu bölümünden mezunum. Tarih, coğrafya, yurttaşlık bilgisi, Türkçe, edebiyat dersleri yanında formasyon dersleri gördüm. En çok tarihi seviyordum. Tam tarih öğretmenliğini tercih edecekken gazetelerden bir haber okudum: Rusya tarihini değiştiriyor. Bu haber acayibime gitti, tarih ne biçim bir ders ki değiştiriliyormuş. Onun için Türkçe öğretmenliği bölümünü seçtim. Bunu niye mi yazdım? Bizim resmi tarihimizde de yanlışlıklar olabilir; ama bunları düzeltebilecekler ancak tarihçiler olabilir. Siyasetçiler  ya da siyasetçilerin güdümündeki akademisyenler tarih yazmaya kalkarsa biliniz ki ulusumuz için felaket kurgulanıyordur.
         Her türlü tuzaklardan, kurgulardan kurtulmak için tüm akademisyenlerin  bu arada tarihçilerilerin her zaman, özellikle bugünlerde  görevlerini yerine getirmeleri gerekir.
         Tarihini bilmeyen ulusların düştüğü kötü durumlara düşmemek dileğiyle...
         Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli



6 Kasım 2014 Perşembe

Hepimiz için En İyiyi Keşfetme

            Bugün Amerikayı yeniden keşfetmeye kalktım.  Nasıl mı?
        Ben fütürizmin “gelecek bilim” olduğunu çok önceden öğrenmiştim; ama şimdiye kadar bu konuda ayrıntılı araştırma yapmamıştım. Açık deyişle fütürizmin amacını, yöntemlerini, hangi konularla ilgilendiğini bilmiyorum. Bilgisizliğim bir yana bu kavramı da unutmuştum.  
        Bu son günler Türkiye Cumhuriyetinin içinde bulunduğu bunalımdan çıkabilmek için neler yapılması gerektiği üzerinde kafa yormaya başladım. Hep olumsuz olarak eleştirmektense, günübirlik kararlarla devletimizi yönetmeye çalışan beceriksiz yöneticilere sözde dersler  vermeye çalışacaktım.  Hukukta, eğitimde, ekonomide ve siyasette yaşanan bunalımdan ; küresel güçlerin ve yerli işbirlikçilerin sebep olduğu krizlerden kurtulmak için sözde çözümler geliştirecektim.  
        Sorunlar karşısında kör ve sağır olan yöneticilerin uzağı görmeleri gerektiğini düşündüm. Geleceği görebilmek için de her şeyden önce tarihi bilmemiz gerektiğini, mevcut durumu siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik...vb. açılardan analiz edebilmek ve gelecek için gerçekçi planlar yapabilmek gerektiği üzerinde durdum. 
        Bu düşüncelere kendimi kaptırmışken  fark ettim ki Amerikayı yeniden keşf etme yolundayım. Öyle ya bu söylediklerimi  gelecek bilimciler ne zamandır söylüyorlar, yazıyorlar. Onun için ders vermekten vazgeçtim. 
        Vazgeçmeyip de ne yapacaktık. Bizi kim dinler, kim takar. Öyle ya ülkemizin yetiştirdiği en büyük hukukçularını, eğitimcilerini, uzmanlarını dinlemeyen; dinlemek şöyle dursun konuşanları, yazanları susturan bazı yöneticiler bizi mi dinleyecek.
Yöneticilerin bizi ve bizim gibileri dinlemeyeceklerini, takmayacaklarını bildiğimiz için biz de sadece okurlar için yazıyoruz.
        Gelecekle ilgili düşünce geliştirmeye çalıştığım sırada fütürizm kavramı aklıma geldi. İnsan bazen unuttuğunu sandığı kavramları da hatırlayıverir. Fütürizm kavramını hatırladım, ama yukarıda da söylediğim gibi konu hakkında fazla bir şey hatırlamadım. Hatırlayabildiğim yarım yamalak bilgileri vermektense internetten alıntıları yazmayı tercih ettim: 

“Fütürizm Nedir?

        Türkçe karşılığı “uzgörü” olan Fütürizm, İngilizce’deki future (gelecek) sözcüğünden türemiş bir düşünce akımıdır. Dünyada bu düşünce akımını yaymak ve fütürist fikirler geliştirmek üzere birçok dernek ve organizasyon bulunmaktadır.

        Türkiye’de fütürizm alanında faaliyet gösteren ilk ve tek dernek, 2005 yılında kurulmuş olan Fütüristler Derneği’dir. Fütüristler Derneği, sosyal ve pozitif bilimler açısından tüm disiplinlerin ve teknolojinin insanlığı ne kadar ve nasıl etkileyeceği, nelerin değişeceği ve dönüşeceğiyle ilgili görüşleri paylaşmak; iş yaşamı ve sosyal hayatı iyileştirmeye yönelik yöntemler geliştirmek üzere faaliyetlerde bulunmaktadır.

        Fütüristler Derneği’nin; başta Bahçeşehir, Okan, Yeditepe, Kadir Has, Bilkent ve Ege Üniversitesi ve Özel Sezin Lisesi olmak üzere 20′ye yakın Fütürizm Kulup ve Öğrenci toplulukları bulunmaktadır...”

...

        TFD Kurucularından Ufuk Tarhan, Fütürizmi Şu Satırlarla Özetliyor:

        “İş ve yaşam için olumlu gelecek tasarımına fütürizm ve bu tür bakış açısını benimseyenlere fütürist deniyor.
        Olumsuzluğa zaten herkes bakıyor. Biz fütürizmi olumlu gelecek tasarımı olarak kabul edip hayata bu şekilde bakıyoruz ve bunun da çoğalmasını istiyoruz.
        Gelecek algısı şu anda olumsuz. İnsanlarda büyük bir kaygı ve negatif hissiyat var. Oysa bu gelecek algısı değişebilir. Şimdiye kadar, geleceği erken okuyan, geleceği tahmin edip, buna göre pozisyon alanlar mutlu, başarılı olur, deniyordu. Bu tarifte biz geleceğin karşısında edilgen bir konumdaymışız gibi bir algı vardı; oysa fütüristler geleceğe katlanmak zorunda olmadıklarını, geleceği tasarlayabileceklerini söylüyorlar.
        Eskiden bilgiye sahip olan, güce ve başarıya da sahip oluyordu, bugün bilgi herkes için çok kolay ulaşılabilir durumda. şimdi sibernasyon (Üretimde karar veren bilgisayarlı sistemlerin kullanılması) çağına girdik diyoruz ve burada yeni yaklaşımlar, yeni platformlar gerekiyor. O da uzgörüyle geleceği tasarlamaktır. Yani bilgiyi, insanlık için, evren için en iyi nasıl kullanabiliriz kısmına geçtik. En çoktan en iyiye, diye bir insanlık mottosu var artık. Çok para kazanmayı, çok yemeyi, çok giyinmeyi çözdük, bunları yapabilir hale geldik, ama mutlu değiliz; herkes bunalımda. Herkes bir arayış içinde ve bunun bizi iyi bir yere götürmeyeceğini görüyoruz. Hepimiz için en iyiyi keşfetme, yani çokluktan en iyiye geçme, bilgiyi nasıl kullanacağımızı bulma dönemindeyiz. Fütürizm bu dönemin en faydalı bakış açılarından biri olarak kendini ifade etmeye başladı.”(1)

     Amerikayı yeniden keşfetme deyimini yanlış mı kullandım. Bakın, Ufuk Tarhan “Hepimiz için en iyiyi keşfetme...”den söz ediyor.

       Uzatmadan tekrarlayalım: Bireylerimiz, kurum ve kuruluşlarımız kısaca toplumumuz bunalımdadır.  Bu bunalımdan çıkmak için bir çok önerimiz var. Bunlardan biri de fütürizm kavram ve yaklaşımıyla çalışmak gerektiğidir.
        Bu arada fütüristlere de bir sitemimiz var. Seslerini duyurmuyorlar hiç. Yoksa onlar da öğretim üyeleri gibi uyuyorlar mı?
        Uyumak zamanı değil; her ortamda, her durumda aydınlık yarınlar için çabalamalıyız.

        Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli

4 Temmuz 2014 Cuma

Sanatçı

         Bence sanatçı çağını yorumlayarak etkili biçimde geleceğe aktarabilendir. Bu tanım resim, heykel, müzik, tiyatro, dans, sinema, roman, öykü, deneme, mizah vb. alanlarla uğraşanlar için de geçerlidir. Bu tanımı açalım:

        Çağı yorumlama yerine “çağına ayna olmak” benzetmesi kullanılırdı. Ben bu benzetmeyi yetersiz görüyorum. Çağına ayna olmak, objektif olmak, kamera olmak çağı yorumlamak demek değildir. Bu söylenen etkinlikleri küçümsüyor değilim. Hepsi önemli, hatta okuyucu için belki de daha anlaşılır; ama bunlar yorum sayılamaz. Kişinin olayları, durumları gözleyerek, inceleme ve araştırma yaparak; akıl yürüterek durum tespiti yapması, gelecekle ilgili öngörülerde bulunabilmesi, bütün bunlara duygularını katabilmesi yorum olarak kabul edilebilir.

        Yorum yapmak yeterli değil tabii, bu yorumların bugün olduğu kadar yarınlarda da ilgiyle izlenmesi gerekir. Bunun için de her sanatçının üslubu olmalıdır.

        Çağları aşıp gelen sanat eserlerini incelediğimiz zaman sanatçıların evrenselliklerini, insanın duygularını eksen alan içtenliklerini, arı ve duruluklarını, sabırlarını, bilgi ve kültür birikimlerini görebiliriz.

        Sanatçının okulu olmadığını söylerlerse de sanatçı gibi olmak için çabalamak gerekir ki en azından sanatçı ruhu ile zenginleşmiş oluruz, mutlu oluruz. Bu da “tuz ruhundan” daha iyidir.

 

        Burada bir not ekleyeyim. Günümüzde (2014’lü yıllarda) yaşayan emperyalistlerin ve yerli işbirlikçilerin, bazı siyasetçilerin ve onların yaltakçılarının, kendini bilmezlerin tuz ruhu imal ettiklerini ima ediyor değilim. Bu konuyu okuyucu değerlendirsin.

     
          İzninizle bir not daha ekleyeyim:                                                                                                        

        Artık gözlem, incele ve araştırma yapamıyorum. Ne durum tespit edebiliyorum, ne akıl yürütebiliyorum ne de geleceği öngörebiliyorum. Üstelik gün yüzü görmeyen duygularımı gün yüzüne çıkartamıyorum. Anlatımımızla bir özgünlük de kazanamadık. Kısaca blog yazmamım bir yararı yok. Onun için belirsiz bir süre için blog çalışmalarına ara veriyorum. Allah ömür verir de sağlığıma kavuşursam ve de kendimi yazmaya hazır hissedebilirsem blog çalışmalarına yeniden başlayabilirim. İnşallah başlayabilirim…

        Hoşça kalınız.

            Sabahattin Gencal, Başiskele_ Kocaeli

  

 

12 Haziran 2014 Perşembe

Bagajı Açmalı


          “Bagajı açmalı.” derken araba bagajını değil ruhumuzun bagajını kast ediyorum. "Ruhsal bagaj kavramını il kez duyuyorum." diyenler olacaktır belki, ben de birkaç gün önce duydum. Müftüoğlu hocamızın erkeklerin kadınlardan daha kısa ömürlü olduklarıyla ilgili olarak Erkeği Yakan 15 Hata başlığı ile yazdığı yazıyı okudum. 8. Hata şu şekilde açıklanmıştır:

            “Erkeklerin çok ama çok önemli bir kusurları da ‘dertleşmeyi bilmemek!’ Erkekler sorunlarını gizliyor. Problemlerini paylaşmıyor. Dertlerini bölüşmüyor. Eksikliklerinin anlaşılmasından hepsi çekiniyor. Neticede ruhsal bagajları doldukça doluyor, ruhsal toksinleri arttıkça artıyor, iç dünyaları kir, pas, toz, duman içinde kalıyor.”[i] Bu dosdoğru tespite ne denir.

            Benim de ruhsal bagajım dopdolu. Az da olsa arkadaşlarım, dostlarım olmasına rağmen onlarla “derleşemiyorum”, daha doğrusu bagajdakileri gündeme dahi getiremiyorum.

 
          “Ruhsal bagaj şöyle açılabilir.”desem inandırıcı olmaz. Öyle ya “Önce kendi bagajını açmasını bil.”derler adama.  Buna rağmen düşündüklerimi yazacağım:

          Bazı araba bagaçları uzaktan kumanda ile açılabiliyor. Bazıları da bir anahla açılıyor. İçten bir düğmeye basılarak açılan bagajların olduğunu da duydum.  Psikoterapistler de ruhsal bagajları böyle çeşitli yöntemlerle açıp boşaltabiliyorlar. Boşaltmakla kalmayıp her türlü fiziksel ve ruhsal şifa sağlamada yardımcı olabiliyorlar. “Olabiliyorlar”yerine “olabiliyorlarmış” desem daha uygun olur, çünkü bizzat görmedim.

           Bu bagaj konusunu niçin ele aldım dersiniz. Ben bagajın çeşitli etkinliklerle de boşaltılabileceğini sanıyorum: Resim, müzik, edebiyat, tiyatro, sinema, heykel…vb.güzel sanat etkinlerinden biriyle meşgul olmak, spor yapmak, seyahat etmek bagajı boşaltabilir; en azından bagajın olumsuzluklarla dolmasını önleyebilir.

           Müftüoğlu, konuyu uzun ömürlü olma bakımından ele almıştır. Kuşkusuz hocamızın tespiti doğrudur; ama ben konuyu mutlu yaşama, insanca yaşama bakımından ele alıyorum.  İkisi de aynı kapıya çıkıyor: mutlu ve insanca yaşayanlar daha uzun ömürlü olabilirler.

          Sözü daha çok dolaştırmayalım: sanatsal etkinliklerde bulunamayabiliriz; ama hocamızın dolaylı tavsiyesine uyarak “dertleşebiliriz.”Açık deyişle rahatlamak ve çözüm bulmak amacıyla dertlerimizi karşılıklı anlatabiliriz. Derleşerek bagajı boşaltıp, en azından ağırlıklardan kurtulabiliriz.

          “Değil dertleşecek, merhabalaşacak kişi bile yok.” demeyelim.  Çevremizdekilere dostça yaklaşalım. Bu yaklaşma çabası bile bagajınızın hafiflemesine neden olabilir.


         Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli, 12. 06. 2014

2 Haziran 2014 Pazartesi

Aydınlara Çağrımız


         İnsanı olgunlaştıran, insanı insan yapan öğelerden biri de kültürdür.

         Ulusları kaynaştıran, ulusları ulus yapan öğelerden biri de kültürdür.

         İnsan zaman içinde kültürü öğrenebilir ve yaşayabilir. Aynı biçimde uluslar da zaman içinde kültürel zenginlik kazanabilir ve kültürel zenginlikleriyle güçlenebilir.

 
         Kültürlü insanlardan oluşan toplumlar hipnotize edilemez, belirsizliklere sürüklenemez. Kültürlü insanlardan oluşan toplumlar gizli kapaklı işler yapılamaz. Kültürlü insanlardan oluşan toplumlarda adam kayırma, rüşvet, suiistimal, hırsızlık, yolsuzluk; cinayet vb. gibi olumsuzlukların oranı düşük olur. Kültürlü insanlardan oluşan toplumlarda gerginlik, bunalım ve kaos gibi felaketlerin oranı da düşük olur.

 
         Kültür insanı da ulusları da besleyen gıda gibidir. Bu gıdadan mahrum olan insanlar ve toplumlar zaman içinde zayıflar ve ölür. Bu gerçeği bilen emperyalistler ve yerli işbirlikçileri kültürel gelişmeyi baltalarlar, yozlaştırırlar, hatta yasaklarlar.

 
        Kültür konusunda bilinen gerçekleri kendi anlatımızla yukarıda belirttik. Amacımız dikkatleri bu konuya çekmek ve tüm aydınlarımızı seferber etmektir.

 
        Umarım bu çağrımızı duyarsınız. Böyle sitemli söyleyişimiz nedeni şu: 1963’te de böyle bir çağrı yapmıştım, 2007’de de dolaylı biçimde çağrımı tekrarlamıştım. Ama çağrımı duyan olmadı.

        Uzun blog yazılarının okunamayacağını bile bile yukarıda sözünü ettiğim yazıları aşağıda tekrar yayınlıyorum.

        Yararlı olması ve “kelebek etkisi" oluşması dileğiyle.
 

        Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli, 02. 06. 2014

***

ÇAĞRI YAPMAK BANA MI KALDI

 

Yirmi bir yaşında bir öğretmen adayı olarak 1963’te bir mahalli gazete aracılığı ile başta öğretmenlerden ve gazetecilerden olmak üzere tüm aydınlardan, tüm halkımızdan kültürel kalkınmaya katkı sağlamalarını istiyordum. Bugün düşünüyorum da, değil bir Eğitim Enstitüsü son sınıf öğrencisi rektörler bile böyle çağrıda bulunamıyor. TV kanalları, gazeteler birilerinin tekelinde olduğu sürece de aydınların sesi kısık olacağa benzer.

Biz bir mahalli gazete aracılığı ile çağrı yapmıştık.“Cahil atak olur olur.”demeyin. O günkü şartlarda düşünelim. Her öğretmen adayı ideallerle yüklüydü. Umutlarla doluydu. O güzelim duygular, düşünceler hâlâ içimde. Bu duyguları başkalarına aktaramadıktan sonra neye yarar?

Kültürel kalkınma hızımızı bilen var mı? İçinizden geçiyordur: “ Bu da ne diyor? Ne kültürü, ne kalkınması? Bizde Kültür Bakanlığı var ya, yetmiyor mu?” Sahi, bakanlığımızda “kültürel kalkınma” kavramı oluşmuş mu? Oluşmuşsa ne aşamadayız?

58 yaşında 34 yıllık bir öğretmen olarak 1988’de, genel yayın yönetmeni olduğum bir okul dergisi aracılığı ile kültürümüze tahrip kalıpları yerleştirilmiş olduğunu; patlama olmadan bu kalıpları bulmamız gerektiğine işaret ediyordum. Kültürümüzün daha çok yozlaşmaması için, ulusal nitelikleri kaybetmememiz için kısaca çökmememiz için ilgilileri uyarıyordum…

 Ve bugün 2007, 64 yaşında emekli bir öğretmen olarak kendi kendimle konuşuyorum. Acayip değil mi? Yirmi bir yaşında tüm kamuya sesleniyordum, 58 yaşında öğrencilere ve ilgililere, 64 yaşımda da kendime. Hâlbuki bunun tersi olmalı değil miydi?

Gençken daha çok kendimle konuşarak kendimi yetiştirebilsem, orta yaşlılıkta çevreme yol gösterebilsem, yaşlıyken de, bir bilge gibi tüm kamuya seslenebilsem, yararlı olabilsem… “ İş işten geçti.” mi dersiniz. Söylemem boşuna mı, “Artık hiçbir şeyi değiştiremezsin.” mi dersiniz? Belki haklısınızdır; ama bir kere daha deneyeceğim. Sizin aracılığınızla tüm ilgililerden, ulusal kültür konusunda düşünmelerini isteyeceğim. İstemek benden…

 Clarence Darrow şöyle der: “Yirmi yaşındaki genç, dünyayı değiştirmek ister; yetmiş yaşına gelince, yine dünyayı değiştirmek ister, ama yapamayacağını da anlar. Fakat önemli olan denemektir!” Bozuk olanı düzeltmeyi denemek başlı başına bir devrimdir esasen…

 Devrim kelimesi geçti de aklıma geldi; Atatürk devrimleri bitti mi? Bitmediyse benim uyarılarıma ne gerek var?

Genç, orta yaşlı, ihtiyar demeden; şu meslekten, bu meslekten demeden; şu görüşten, bu görüşten demeden Ulusal kültürümüzü kurtaralım. Daha doğrusu kendimizi kurtaralım.

Sabahattin Gencal, Mayıs 2007, İzmit (Denemelerde Kendimizi Görmek)

***

ÇAĞRI[i]

                Yükselmek, mutlu olmak isteğimizi bir ideal olmaktan çıkarmak ve bunu gerçekleştirmek için ulusça kültürlü olmamız gerekir.

         Memleket kalkınmasının kültürel kalkınma ile olacağına inanan kimi kişiler, kültürü çeşitli biçimlerde tanımlamışlardır. Bu tanımlarda öz hep aynıdır:

          Kültür, ilmin, felsefenin, sanatın, dinin kaynaşması ve sevilmesi; her milletin, insanlık içinde kendi varlığına da inanması ve bu varlığını insanlık lehinde yetiştirmeye çalışmasıdır.”der bir yazar.

        Kültürel kalkınma şüphesiz ki eğitim- öğretimle olacaktır. Eğitim- öğretim kurumları olan okullarımızda, üzülerek söylüyorum, kültür az verilmektedir. Akıl yürütme, eleştiri yetenekleri geliştirilmekten çok, bellek çalışmalarına önem verilmekte; kapılar çevreye kapatılmaktadır…

               Gazetelerimizi de bir okul olarak düşünebiliriz. Bence bu okulların ödevleri toplumu ilgilendiren önemli sorunları, yönetim işlerindeki aksaklıkları halkımıza açıklamak ve ilerlememiz için gerekli kültürü vermektir. Fakat gazetelerimiz bu ödevlerini tam olarak yerine getirememektedirler.

          Bütün eğitim- öğretim kurumları en kısa zamanda halkımıza yararlı olacak şekilde düzenlenmelidir. Yalnızca bunu düzenlemekle de iş bitmez. Başta öğretmenlerimiz ile gazeteciler olmak üzere tüm aydınlarımız el ele vermeli. Kültürel kalkınmayı engelleyen nedenleri bulmalı ve bunları gidermek için çalışmalıdırlar. Bu araştırma, kanımca halktan başlamalı. Halkımızı her türlü yönleriyle incelemeli, tanıtmalı.

          Ulusal kültür araştırması için zaman geçmemiştir henüz. Bu fırsatı kaçırmayalım. Çünkü sağdan-soldan gelen soğuk esintiler, ulusal kültürümüzü yerinden oynatabilir. Aynı zamanda kalkınma çabalarımızı da engelleyebilir…
            
         Kültürel kalkınma söz ile değil, planlı çaba göstermekle olur. Ulusumuz aydınlarımızdan atılım bekliyor.

            Sabahattin Gencal, Aralık 1963, Bursa

 




[i] Bu yazı 28 Aralık 1963’te Trabzon Hâkimiyet Gazetesinde yayınlanmıştır.

26 Mayıs 2014 Pazartesi

Gülümsemenin Büyüsü


        Zaman zaman artılarınızı ve eksilerinizi hesapladığınız oldu mu? Şahsen kendimde ilgili muhasebe yapıyorum. Muhasebeden yaptığım çıkarımlardan yararlandığımı söyleyemem. Buna rağmen muhasebe yapmayı alışkanlık haline getirmeye çalışıyorum. Bu konuda bir yazı da yazdım.[i]

       Şimdi de “gülme”, “gülümseme” konusundaki artılarımı ve eksilerimi yazmaya çalışacağım. Aslında, bu konuda hiç ama hiç artım yok. Ancak konunun önemini kavradığımdandır ki bu yazıyı yazıyorum. Yani ben başaramazsam da insanlarımız başarsın istiyoruz.

         “Konuyla ilgili hadisleri de dikkate alan İslâm ahlâkçıları, gülmenin hem insan tabiatına hem de ahlâka ve edebe uygun olduğunu, fakat mizah gibi gülmede de dengeyi korumanın güç olduğunu belirtir. Bundan dolayı ahlâkçılar, normal şartlarda gülmemenin veya gülme eğilimini bastırmanın insanı sevimsizleştirdiğine, ancak çok gülmenin de kişinin şahsiyet ve vakarını zedelemek, önemli meseleleri ciddiye almamak, gaflete yol açmak gibi sonuçlar doğurduğuna, özellikle ağır şakalar yaparak, alay ve gıybet ederek gülmenin insanlar arasında düşmanlığa yol açtığına dikkat çekmişlerdir. (Bk Mâverdî, Edebü'd-dünyâ ve'd-dîn, Beyrut 1978, s. 302; Gazzâlî, İhya' (Bey­rut), III, 127-132, 147; İslam Ansiklopedisi, DİA Gülme md.)[ii]

         Küçüklükten beri gayet ciddi olmakla tanınan biriyim. Daha doğrusu çevrem beni bu özelliğimle tanıyıp  takdir ettiği için şartlandım diyebilirim.  Ben başkalarını olumsuz olarak şartlandırmak istemem; onun için “Bana bakmayın yazdıklarıma bakın.”diyeceğim. Böyle bir söz var değil mi ? Neyse uzatmadan aşağıdaki alıntıya dikkatli olarak okuyalım:

        “Psikolog ve Eğitimci Kutay Ürkmen, İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi'nde gerçekleştirdiği “Gülümsemenin Büyüsü” konulu konferansta önemli açıklamalarda bulundu. Gülümsemenin ve gülmenin gündelik hayattaki önemi ve kazandırdıklarıyla ilgili bilgi veren Ürkmen, 50 yıl önce insanların günde yaklaşık 18 dakika güldüğünü ancak yaşadığımız zaman da bu oranın 6 dakikalara kadar indiğini belirtti.”[iii]

        Yukarıda belirttiğim gibi ben kendimi bildim bileli (71 yaşımda olduğuma göre yılını hesaplayın verin) öyle pek gülümseyemiyorum, gülmüyorum. Ama siyasi arenadaki konuşmalar güldürüyor beni. Ancak bunu söylemekten de utanıyorum, keşke bu duruma düşmeseydik. “Güleriz ağlanacak halimize.”derler ya tam o misal. Ama inşallah olumsuz günler geride kalacak ve bu milletin yüzü gülecektir. İşte o zaman, Allah ömür verirse bizim de yüzümüz gülecektir.

        Ürkmen hocanın araştırmasına göre günde 6 dakika gülmem gerekli olmasına rağmen gülemiyorum. Diyelim ki gülme vesileleri bularak günde 2 dakika gülümsedim. Kalan 4 dakikamı da size veriyorum. Benim için de artı 4 dakika gülüverin.   

        Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli

22 Mayıs 2014 Perşembe

Oğlumun Adı Reşit

         Erzurum Yavuz Selim İlköğretmen okulu’ndan 1962’de mezun oldum. Birbirlerinden değerli öğretmenlerimden çok şeyler öğrendim. Allah’tan ölen öğretmenlerime rahmet, yaşayanlara da sağlıklı, hayırlı ömürler diliyorum.

        İlköğretmen okulundaki öğretmenlerimizden Raci Andıran Bey,  derse ilgisiz olanlara bile sert davranmazdı; ama sitem dolu, anlam yüklü şu söylenceyi söylemekten de geri kalmazdı: “Oğlumun adı Reşit, sen söyle sen işit.” Öğütlere rağmen olumsuz davranışlara devam edenlere de, olumsuzluklara devam edilmesinin iyi olmayacağını vurgulamak için  Oğlumun adı Ahmet, sen bu yolda devam et.”derdi. Öğretmenimizin başka söylemleri de olurdu.

        Doğduğum köy, babamın küçüklüğünde Of’a bağlıydı. Belki onun için bir işi kuralına göre yapmayanlara, yapamayanlara “Ey gidi kafa, hiç gitmedi mi Of’a.”denirdi. Birçok yörede böyle birçok söylenceye rastlanabilir.

        Zaman zaman tamamen unuttuğumu sandığım sahneler bir vesileyle aklıma gelir. Bu kez de hocam aklıma geldi. Bu söylenceleri şu ya da bu kişiler için söylemeyeceğim. Bunlar o kadar çok ki. En üst yetkiliden en sade yurttaşa kadar herkesin bu söylencelerden ders almalarını isterdik.

        Değeli Hocam yaşıyorsa (Kendisine sağlıklı, hayırlı ömürler dilerim) 30 Mart 2014 Mahalli Seçimlerle ilgili olarak yaşanan gerginlikler hakkında ve Soma faciası hakkında ne düşünür ne söylerdi acaba?

        Değerli hocam ölmüşse (Kendisine Allah’tan rahmet dileyerek) soralım : “Hocamız yaşasaydı acaba ne derdi?

       “Kör, sağır ve dilsiz” olmamızın bedelini yalnız biz değil, ulusumuz da çeker.(1) Ulusumuzun ulus olmaktan çıkması yurdumuzun da parçalanmasına neden olur. Kısaca küçük de olsa ihmaller zinciri felâketlere neden olabilir.

       Allah felâketlerden korusun.

       Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli 
       -------------------------------

      1.
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
"...Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple düşünemez ve idrak edemezler." (Bakara, 171)

 

18 Mayıs 2014 Pazar

Acılardan Ders Almak


        13. 05. 2014’te Manisa ili Soma ilçesinde bir maden ocağındaki faciada 301 işçimizin hayatını kaybetmesi hepimizi derin üzüntüye boğdu. Bu üzüntü içinde yazdığımız başsağlığı mesajımızda(1) acılardan ders alınabileceği umuduyla tüm iş mevzuatımızın TBMM tarafından ele alınabileceğini belirttik. Ama demeçlere, tartışmalara bakınca yine aldanacağız  gibi.

         Konu Soma ile sınırlı kalıyor, konu iş kazalarıyla sınırlı kalıyor. Tabii bu arada hükümet yetkililerinin beyanlarının, hareketlerinin yanlışlığı üzerinde duruluyor. Yine bir gurubun da, bilmem hangi akılla bu yanlışlıkları savunduğu görülüyor. Yani yine kutuplaşma devam ediyor. Oysa acıların milletleri birleştirdiğini sanıyorduk. Yoksa millet olma özelliğini mi kaybediyoruz? İnşallah bu kutuplaşma devam etmez. Yoksa korktuğumuz başımıza gelir.

         TC. Cumhuriyetinin milli ve manevi değerleri bile bile aşındırılıyor gibime geliyor. Yine Küresel sermaye ile işbirliği içinde olan bir sermaye gurubu ve korunan sermaye gurupları olduğu da görülüyor. İşçilerimiz birilerine mahkûm duruma düşmüş vaziyette.  Sınıf ayrılığı gittikçe belirginleşiyor, artıyor. Bu hayra alamet değil. Sömürü dini söylemlerle, Kurân ile aldatmalarla uzun süre devam edemez. Onun için yol yakınken kendimize gelelim.

         TBMM’den dileğimiz şudur: Türkiye Cumhuriyetini her türlü bölünmeden, sınıf ayrığından, yurttaşlarımızı sömürülmekten kurtaracak yasal önlemler alınmalıdır. Önceden de belirttiğimiz üzere bir parti gurubu gibi değil, yasama organı gibi çalışılırsa söylediklerimiz bir hayal olmaz. “Şimdiye kadar bir şey olmadı şimdiden sonra da bir şey olmaz.” deyip tedbir almakta ihmal etmeyelim. İşimizi sokağa bırakmayalım. Gerekirse gece gündüz çalışıp insanımızı merkeze alan yasaları çıkartalım. Bu yasalarımızın objektif olarak uygulanmasını sağlayarak tüm yurttaşlarımızın mutluluğuna katkı sağlayalım.

         Dileğimiz, umudumuz kırılmaz inşallah. Umutların kaybolması en büyük faciadır. Allah bizleri facialardan korusun.

        Sabahattin Gencal, Başiskele - Kocaeli

 -----------------------------------

14 Mayıs 2014 Çarşamba

Başımız Sağolsun


        Manisa ili Soma ilçesinde bir maden ocağında 13. 05. 2014’te meydana gelen facia nedeniyle hayatını kaybeden madencilerimize Allah’tan rahmet ve mağfiret, yaralılara acil şifalar dilerken kederli ailelerinin acısını da yürekten paylaşır, kendilerine başsağlığı ve sabır temenni ederim.

         Milletçe yasta olduğumuz bugünlerde bazı kişilerin konuyu sorguladıkları ve sorumlularla ilgili protesto yaptıklarını medyadan öğreniyoruz. Yürekleri sızlayan bu kişilere ve gençlere de sabırlar diliyorum. Konuyu sulandırmasınlar; çünkü konu çok ama çok önemlidir. Öyle birkaç önlem ile konu elbette geçiştirilemez.

        İşçilerle ilgili mevzuat baştan aşağı gözden geçirilmelidir. Bu da TBMM’nin işidir.
 
        Umulur ki milli yastan sonra yüce meclisimiz, parti grubu gibi değil yasama organı gibi konuyu ele alır.
 
       Unutulmasın ki atalarımızın kanı ile yoğrulan vatan topraklarımız işçinin alın teri ile sulanarak verimli hale gelmekte ve milletçe huzur içinde yaşamak bu sayede olmaktadır.

       Alın terine saygı dileğiyle…

       Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli

12 Mayıs 2014 Pazartesi

Doğaya Bak Gör Halini


        Bir depremzedeyim. İzmit’te, Marmara Denizi kıyısındaki bir apartman dairemiz 1999'un 17 Ağustos'unda olan Kocaeli Depreminde kullanılamaz hale geldi. Allah zeval vermesin devletimiz 2 yıl ödemesiz 20 yıl vadeli bir daire sattı bize. Şimdi bu dairemizde, açık deyişle Başiskele’nin Serdar Mahallesindeki dairemizde oturuyoruz.

        12 daireli apartmanımızda yurdun çeşitli yörelerinden kirâcı ve ev sahibi olarak oturan kişiler var. Belki bunun için bahçemizde de çeşitli bitkiler, çiçekler ve ağaçlar var. Herkes kendi yöresindeki ağaçları, bitkileri dikiverdi.  Çam fidesi dikenler çamın çevresindeki yeşilliği azaltacağını hesaba katmamış. Hele ceviz dikenlere ne demeli. En alttaki komşumuz iki ceviz ağacı dikiverdi. Kendisi başka yerde; onun için ağaçlarını seyredemiyor. On yılda cevizlerin boyu bizim oturduğumuz üçüncü kata ulaştı. Her sabah Marmara’ya ceviz yaprakları arasından bakıyoruz.

        Bir ara bir dalcığın kırıldığını gözledim. Kırılan dal aşağı sarktı. Çok geçmedi dalın kuruduğunu gördüm. Bu sabah kuru dalı görmedim.

        Şimdi gözlemimi daha da açayım.

        Söylediğim durum başka apatmanlarda da az çok görülüyor. Yakın apartmanda bir adam bir ağaç dikti. Ziraat memurluğundan emekli biri “Bu ağaç büyüdüğünde bütün ağaç ve bitkilerin sularını emer.” diyerek ağacı söktü. Bunun üzerine bir ağız kavgası, bir tokat derken mahkemelik oldular. Tokat atan emekli ziraat memuru hapse mahkûm oldu; neyseki 2 milyar (2bin) lira ile serbest kaldı.

 
        Bizim dairemizde böyle ğır gür yok. Bahçeyi güzelleştirme gayreti de yok. Kimileri gül yetiştirmiş, kimileri ismini bilmediğim başka ağaçlar dikmiş.

       -Bir ağaç diğer bitkilerin suyunu alttan alta alıyorsa, bazıları da çevresindekilerin nafakalarını alttan alta alır mı?

       -Bir ağaç gölgesiyle çimenleri ya da küçük bitkileri solduruyorsa birileri de gölgesinde kalanları soldurur mu?

       -Kırılan dalcıkların kurumaya ve daha sonra gövdeden atılmaya mahkûm olduğu gibi bazı kimseler de kırılmaya görsünler eninde sonunda bir köşeye atılmaya mahkûm olurlar mı?

        Gözlemlerimiz dosdoğru. Ama sorularımıza vermeyi düşündüğüm cevaplar konusunda terettütlerim olduğu için düşündüğüm cevapları yazarak kimseyi yanıltmak istemem; çünkü uzman değiliz.

       Park ve bahçelerimizi düzenlemek için peyzaj mühendislerinin bilgilerine başvurulur. Bu konuda

http://tr.wikipedia.org/wiki/Peyzaj_m%C3%BChendisli%C4%9Fi adresine baş vurdum. Bu mühendislerin birçok disiplinden yararlandığını okudum:

        Peyzaj mühendisliği, ekolojik ölçütler doğrultusunda araziyi ve suyu şekillendirmek için matematik ve bilimin uygulamasıdır. Ayrıca yeşil mühendislik diye tariflenebilir ama peyzaj mühendisliği için bilinen en iyi tasarım profesyonelleri peyzaj mimarıdır. Peyzaj mühendisliği, antropojenik peyzajın yaratılması ve tasarlanması için mühendislik ve diğer bilimlerin disiplinler arası uygulamasıdır. Bu farklılık geleneksel olarak alanın, arazinin yeniden ıslahı, iyileştirilmesi, yeniden kullanımını ve geri kazanımını kapsamaktadır. Bunu yaparken Peyzaj mühendisliği;

Bilimsel disiplinler içerir:


Uygulamalı Bilimler olarak;

         Maşallah. Bir öğretmen olarak beyzaj mühendislerine gıpta ettim. Biz insanımızı böyle yetiştiremiyoruz. Bazı siyasetçiler toplum mühendisliğine soyunu veriyorlar; ama nafile, insanı ve toplumu tanımayanların mühendisliği ancak kendi menfaatlerine yarar.

        Ceviz ağacı gözleminden hareketle bakın nerelere geldik:
       
         Doğayı gözleyebilirsek, sosyal hatta siyasi olayları da değerlendirebiliriz.

        Değerlendirmek yetmez gereğini yapabilmeliyiz.
     
        Doğru ya da yanlış içimden gelenleri yazdım. Bu konuların uzmanı değiliz. Okurken de değerlendirirken de bu noktayı gözden kaçırmayın ki  hiç kimseyi zerrece etkilemiş olmayalım.

        Herkesin kendi gözlemini, kendi değerlendirmesini, hiç kimsenin etkisi altında kalmadan yapması dileğiyle... 

        Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli