19 Mayıs 2015 Salı

Kelebeğin Son Kanat Çırpması



            Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in “Vazgeçme, genç dostum, vazgeçme! Damlaya damlaya göl olur. Ve aynı noktaya düşen damlalar, zamanla mermeri bile deler.” Sözünü herkese, özellikle gençlere tekrarlamışımdır; ama nedense ben bu sözün gereğini yerine getiremedim. Başka başka bahanelerle enerjimi aynı noktaya toplayamadım. Tabii, mermeri de delemedim. Mermeri delmek şöyle dursun damlalarımız mermere bile değmeden akıp gitti, buharlaşıp bitti. Açık deyişle yazılarımız beklenen etkiyi yapamadı. Oysa biz “kelebek etkisi” oluşturabileceğimizi umuyorduk. Gerçi dünyada hiç bir şeyin kaybolmayacağını biliyoruz. Yani, yazılarımız istenildiği gibi olmasa da, istenilen zamanda olmasa da bir gün, az çok etkili olacaklardır. İnşallah etkiler olumlu olur.

           Yanlış anlaşılmasın, yazı yazmaktan vazgeçiyor değilim. Yazacağım yazacağım; ama daha az yazacağım. Birçok sitede değil de birkaç sitede yazacağım. Bu birkaç site arasında “Kelebek” de olabilirdi; ama “Kelebek”te anlayamadığım bir teknik aksaklık var. İşte bunun için “Kelebek”te artık yazmamaya karar verdim. 

           Bundan önce “Damla” adlı sitemde çok yayın olmasından ötürü olsa gerek yine teknik aksaklık oldu ve “Son Damla”yı yazarak blog çalışmasını sonlandırdım. “Kelebek”te yayın fazlalığı da yok. Ama, belki de basit olan bir hata yüzünden artık yazmamaya karar verdim.

          İnsan ister istemez üzülüyor. Yazmamak, daha doğrusu yazamamak Kelebek’i takip eden arkadaşlara vefasızlık gibi oluyor. Oysa bizim sözlüğümüzde vefasızlık yok, saygısızlık, sevgisizlik yok. Onun için Kelebek’i izleyenleri diğer sitelerime davet ediyorum. Sık sık da olmasa yazmaya çalışacağım. İddiasız, tarafsız, kâr amacı gütmeden yazacağım. Tabii, bu demek değildir ki amaçsız yazacağım. Amacım, yalnız oyalanmak değil kuşkusuz. Oyalanırken okuyucuların çağrışım bulutlarını harekete geçirebilirsem kendimi amacıma ulaşmış kabul edeceğim. Yani, kelebek gibi kanat çırpamayacağım; ama çağrışım bulutlarınızın kanatlanmasını sağlamaya çalışacağım.

          Çalışmak bizlerden...

          Hoşça kalın, sağlıcakla kalın...

          Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli


Diğer bloglarım bir tık ötede...

29 Mart 2015 Pazar

Akıllandık mı?



         Akıllandık; ama aklımızı kullanamıyoruz.
         Yanlış anlamalara neden olmamak için yukarıdaki cümlemize açıklık getirelim:
         Telefon cihazım, benim kadar olmasa bile eskidi. Yeni bir telefon almak istedim. Niyetim ucuz bir telefon almaktı; fakat oğlum, almışken, biraz daha fazla para vererek bir telefon almamı önerdi. Torunum Sabahattin ile mağazaya gittik. O da almışken kendisi gibi akıllı, tam donanımlı telefon almamı istedi. Peki dedik ve -reklam olmasın diye markasını belirtmeyeceğim- bir akıllı telefon aldım. Yani, geç de olsa akıllandık.
          Torunum Sabahattin İstanbul'a, okuluna döndü. Yanımda bulunan lise son sınıfta okumakta olan torunum Fatmanur telefon kullanmasını öğretmeye başladı bana. Bir haftada, ara ara ders vererek beni öğretmesini istedim ondan. O bir iki saatte öğrenebileceğimi söylüyordu. 
          Torunuma neleri öğrenmek istediğimi belirten sonu ..ve diğerleri ile biten 25 maddelik bir müfredat verdim. Müfredata göz gezdirmesini, öncelik sırası yapmasını ve unutursam bakmak için kısa kısa notlar almasını söyledim. O not almaktan yana değildi, uygulamalı olarak pekâla öğrenebileceğimi söyledi ve “müfredat” kelimesine atıfla ekledi: “Sen de Milli Eğitim Bakanlığı gibisin.” Torunum başka bir şey demedi; ama ben başka başka şeyler düşündüm:
          Bir kere Milli Eğitim Bakanlığını fazla tenkit etmiyordu. Oysa önceleri ikide bir yapılan değişikliklerden, şundan bundan çok yakınıyordu. Şimdi sustuğuna göre demek Milli Eğitim artık eleştirilemeyecek duruma geldi, öyle ya neresi doğru ki...
          Müfredat konusu da takıldı kafama, sorgulayıcı eğitimi engellemek için, kasıtlı olarak ağır ve gereksiz yapılan müfredat az sıkıntı çektirmedi bizlere...
         ...
          Aklımızı nasıl kullanacağımız konusundaki ders notlarını paylaşmayacağım. Büyük ihtimalle sizler biliyorsunuzdur. Yalnız şu kadarını paylaşayım:
          Torunum, eski telefonlardaki şarj süresinin, akıllı telefonlara göre daha fazla olduğunu söyledi.

          Aklı karışanlar, aklının durduğunu söyleyenler, akıl tutulmasına uğrayanlar hiç merak etmeden cihazlarını şarja koysunlar.


         Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli

9 Mart 2015 Pazartesi

Okuma yöntemimizi gözden geçirmeliyiz



Okumak, en geniş  anlamıyla evreni, hayatı, insanı ve yazılı metinleri değerlendirip anlamaya çalışma eylemidir. Ancak genellikle okuma deyince yazılı metinleri değerlendirmeye çalışmayı anlarız.
Yazılı metin elle yazılan bir pusula olabileceği gibi, basılı bir takvim yaprağı, broşür, gazete, dergi, kitap vd. Olabilir. Ayrıca internet sayfaları  da bu kategoride zikredilebilir. Ancak genellikle kitap okuma üzerinde durulmaktadır.
Kitaplar, çeşitli bilim ve sanat dallarına göre  birçok çeşide ayrılır. Her çeşit kitap için, uzmanlarınca okuma kılavuzları geliştirilebilir. Türkiye’mizde kullanılan araçların kullanım kılavuzları yazılmakta, fakat kitap okuma kılavuzları, istisnalar dışında yazılmamaktadır. Ancak edebi eserlerle ilgili olarak, okuma kılavuzu denemeyecek türden niçin, nasıl okumamız gerektiği konularında, ayrıca okur çeşitleri konularında  bilimsel olmayan çalışmalar var.
“Kimler, neyi, nerede, niçin ve nasıl okuyorlar?”sorusuna cevap olabilecek bilimsel bir çalışma yapacak durumda değiliz. Ancak kendi görüşlerimizi aktarmakla yetineceğiz.
Ben niçin okuyorum?
Bu yaşıma dek (72 yaşıma dek) çok çeşitli sebepler için okudum. Ders kitaplarını, öğrenme isteği yanında not almak için okudum. Edebi eserleri kültürümü geliştirmek için olduğu kadar zamanımı değerlendirmek için okudum. İlginç yazıları merakımı gidermek için okudum... Ayrıntıya girmeden belirtelim ki ben çok kötü bir okuyucu oldum; çünkü elime geçen her şeyi sebepli sebepsiz okudum. 
Evde de okudum, yolda da okudum, hastanelerde, bankalarda sıra beklerken de okudum. Gündüz okudum, gece de okudum...
Ders kitaplarını 2-3 defa okuduğum olmuştur; ama diğer kitapları genellikle bir defa okudum.
Bazen bazı cümlelerin altını da çizdiğim olmuştur; sayfa kenarlarında bazı işaretler koyduğum da olmuştur.
Okuduğum metinlerde atıf yapılan yazıları da okuduğum çok fazla olmamakla birlikte olmuştur.
Okuduğum yazarı beğenmişsem, yazarın başka eserlerini de okumaya çalışmışımdır.
Bütün bu okumalarımın plansız olduğunu belirtmeliyim.
Bütün bu okuduklarımdan bende ne kaldı? Kitaplığımdaki dosyalar içinde katlı olan, artık işe yaramayan diplomalar ve başarı belgelerini saymazsak hiçbir şey kalmadı diyecek oluyorum. Sonra aklıma şu geliyor:
Doğumumuzdan bugüne yiyoruz içiyoruz bunun için ne kaldı diyor muyuz, demiyoruz. Okumakta öyle her halde, beynimizin sağlığı için gerekliydi okumalarımız. Okumayanların beyinleri olmadığını söylemiyoruz. Okuyanların beyinleri tüm fonksiyonlarıyla daha faaldir demek istiyoruz. Bu konuyu fazla irdelemeyelim, çünkü altından kalkamayız. Sadece ben değil, nice çok okuyanlar gördüm ki yoksulluk içinde; öte yandan okumayanlar altı başını gidiyor...
Şimdi kendim için özel bir not yazayım: Son birkaç senedir unutkanlığım arttı, öyleki kitaplığımdaki kitapları sanki hiç okumamış gibiyim. Kitap satın alamıyorum ya, kitaplığımdaki bir kitabı yeni almış gibi okuyorum. Şunu da ekleyeyim, kitaplığımdan çok internet yazılarından yararlanmak daha kolayıma geliyor.
İnternetin kirli  okyanusunda boğulmamak için kendime bir çekidüzen vermek istedim. Bunun için de okuma alışkanlığımı düzeltmek istedim. Tabii, işler istemekle olmuyor, eski alışkanlıklar insanın yakasını bırakmıyor. Eski alışkanlıklarımı becerebildiğim ölçüde terk edip yeni okuma alışkanlığı geliştirme çabasındayım:
·         Ön yargılardan arınmış olarak okuyacağım. Zaten, çok bilgileri unuttum. Bazen çağrışımlarla unuttuğum dosyalar açılıyor kafamda, bu açılanları da kapatacağım. Bir çocuk gibi olmaya çalışacağım. Elhamdülillâh Müslümanım; çağdaş, laik, sosyal adaletten yana, demokrat görüşlü; Atatürkçü düşünceden yana biriyim. Bu özelliklerim bir ön yargı olarak kabul edilir mi edilmez mi bilmem. İster kabul edilsin ister kabul edilmesin, ben okuyacağım metinlere bu gözlüklerle de bakmayacağım.
·         Sözlük kullanmayı herkese tavsiye etmeme rağmen, doğrusu kelime hazneme güvenerek fazla sözlük kullanmazdım; ancak unutkanlığım arttığı için ister istemez sözlük kullanacağım.
·         Metinleri karşılaştırmalı olarak okumaya çalışacağım.
·         Metin yazarları/şairleri hakkında da az da olsa ön bilgi edinmeye çalışacağım.
·         Okuma amacım metni başkalarına tanıtmak, veya metin yazarını tanıtmak, eleştirmek olmayacak. Metinden hareketle kendi dünyamda seyahat edeceğim.
·         Metin içindeki seyahatlerim zevkli olursa, zaman harcamaya değer olursa bu konuda notlar da alabilirim.
·         Kısaca bir eleştirmen, bir yorumcu, bir tanıtıcı olmayacağım gibi sıradan bir okur gibi, planlı, bilinçli bir okur gibi de olmayacağım, olamayacağım. Yine kendime özgü bir okur olacağım.
Yazdıklarımı gözden geçirdikten sonra, kendi kendime dedim ki:
Okur olmak da bayağı zor bir iştir.

Sabahattin Gencal

20 Şubat 2015 Cuma

Duvara Toslamayalım

(https://www.google.com.tr.)



          “Duvara toslamak” deyiminin anlamını az çok biliyoruz. Duvara toslamak bir işi yaparken sonucu elde edemeden işin yarım kalmasına sebep olacak bir olayın başa gelmesidir. Bu deyimle ilgili, onlarca örnek verebiliriz. "Onlarca" derken bilgiçlik taslıyor değilim. Google’de bu konuyla ilgili 30.300 sonuç olduğu düşünülürse bizim bildiğimiz devede kulak bile değil.

         Bu konuya niçin girdim dersiniz.  Geçenlerde sözü edilen deyim için bir örnek daha öğrendim. İnsan her öğrendiğini paylaşmaz tabii; ama öğrendiklerim paylaşılmaya değer:
Gazetelerde okumuş, televizyonlarda izlemişsinizdir; ama bir alıntıyla hatırlatalım:

“Kenyalı Atlet, Maratonu Emekleyerek Tamamladı (17 Şubat 2015)

           ABD'nin Teksas eyaletinde düzenlenen Austin maratonuna katılan Kenyalı kadın atlet Hyvon Ngetich, son 400 metresini sürünerek tamamladığı yarışta üçüncü oldu ve bronz madalya kazandı.
          29 yaşındaki Ngetich, yarışı tamamladığını hastanede gözlerini açınca öğrendi.
Hyvon Ngetich Pazar günü yapılan 37 kilometrelik yarışı son ana kadar önde götürüyordu. Ancak bitiş çizgisine az bir mesafe kala, Ngetich fenalaştı. Piste tekerlekli sandalye getirildi ancak Ngetich yarışı terk etmek istemedi ve seyircilerin coşkulu alkışları ve şaşkın bakışları arasında bitiş çizgisine sürünerek ulaştı. (1)

          Atletin azmi her türlü takdirin üstündedir. Bunu kaydedelim. Bu haberin televizyonda yorumunu da izledim. Genç bir yorumcu; “Bu duvara toslamaktır.”dedi ve ilginç açıklamalarda bulundu: Atletizmde en zor 400 metreymiş. Vücut 300 metrede kendi enerjisini üretiyor, 300 metreden sonra nefesle oksijen takviyesi yapılıyor ve enerji yine zar zor üretilebiliyor... Galiba anlayamadınız. Ben de anlayamadım. İnternette bu konuyla ilgili bilgi toplamaya çalıştımsa da bulamadım. Benzer bir konu buldum, birkaç paragraf alıntı bir fikir verebilir:

“Trilyonlarca atomdan meydana gelen insan vücudu elektronların hareketiyle ortaya çıkan enerjiyle çalışır.
            Nefes almak, yürüyüp koşmak, yemek yemek, konuşmak, hareket etmek, kısacası yaşamımıza dair ne varsa bu enerjiye ihtiyaç duyarız ve bu enerji olmadan vücudun yaşamsal faaliyetlerini sürdürmesi söz konusu bile olamaz. İnsanın yaşamı boyunca vücudunda gerçekleşen sayısız hücre faaliyetinin temelinde hep elektrik vardır. Başka bir deyişle, vücuttaki tüm kimyasal işlemler elektrikle olup biter.
            (...)
            En büyük elektrik mekanizmalarından biridir insan vücudu biz farkında olmasak da. İçimizdeki muazzam elektrik sistemi nefes aldığımız sürece bizi yaşatmaya devam ettirecektir.”(2)

         Kendi kendime acaba diyorum. “Acaba?”deyişimi kınamayın. Bilindiği üzere bilimsel çalışmalar “acaba?” ile başlayabilir.

          Evet, acaba bireyler için geçerli olan bu kendiliğinden üretilen enerjinin bitişi, yanı “duvara toslamak” gruplar, kurumlar ve toplumlar için de geçerli midir? Eğer bu varsayımımız geçerliyse vay halimize. Öyle ya büyük bir kesim: 

          “Şimdiye kadar enerjimiz yetti, bu işi kıvırdık, bundan böyle de işi yürütürüz...” diye düşünebilir. Ama kazın ayağı öyle değil yani iş öyle sanıldığı gibi değil. Finişe az kala öyle olur ki adım atacak hal olmaz. Finişe sürüne sürüne bile gidilemez.

           Bunca sözü yukarıda işaret ettiğimiz bu feci durum için yazdık. Kısa yazmak da mümkündü; örneğin  “ Lütfen dikkat! Duvara toslamak üzereyiz. Bu feci akibede sebep olmayalım. Düşünelim, düşünelim ve de gereğini yapalım.”diyebilirdik. Hep, “Gereğini yapalım, gereğini yapalım.”deyip duruyoruz. Bir tarihler “Gözlerime bak anla.” Sözü çok edilirdi. O söz aklıma geldi de...

         Duvara toslamamak  dileğiyle...

         Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli
---------------------------

12 Şubat 2015 Perşembe

Milli Eğitim Başkanlığı

 


Uygarlığın nimetlerinden hepimiz, az çok faydalanıyoruz.  Faydalandığımız uygarlığın nimetlerinin bulunmasında hangimizin bir katkısı var?
Bunca okumama rağmen, maalesef  bir buluşum, bir keşfim yok. Peki, sizin bir buluşunuz, bir keşfiniz var mı?
Uygarlığa bir katkımız olamamasının nedenini hiç düşündük mü?
Uygarlığa katkı sağlamak konusunu  düşünebilseydik böyle kısır olmazdık.
Niye düşünemiyor, niye aklımızı kullanamıyoruz, niye başkalarının aklı ile yaşıyoruz?
“Niye niye?” sorularına cevap bulmaya çalışalım.
Ben, ömrünü eğitim hizmetlerinin içinde geçirmiş biri olarak üzülerek diyorum ki düşünememizin, kendi aklımızı kullanamamazın en büyük nedenlerin biri eğitim sistemimizdir; daha doğrusu eğitim sistemimizin olmayışıdır.
                Allak bullak edilmiş ve dibe vurmuş eğitim sistemimizin “çağdaş sistem yaklaşımı” doğrultusunda geliştirilmesi aciliyet arz etmektedir. Aksi taktirde geleceğimiz kararır.
              Eğitimimiz için bir sistem geliştirilmesi elbette bir kişi, bir kurum ya da kuruluşların işi değil. Geniş kapsamlı bir Şura toplanmalıdır. Çok Şuralar gördük? Burada kastettiğimiz siyasal eğilimlerini  sisteme bulaştırmayacak olan uzmanlardan oluşacak Şuralardır.

              İnşallah tez zamanda arzu ettiğimiz Şura toplanır.

             Varsayalım ki bir Şura toplandı. Bu Şuraya benim ne önerim olurdu?

1.       Milli Eğitimin “millilik vasfının” kaybolmaması için, yaz boz tahtasına çevrilmemesi  için ve  çağdaş gelişmelere ayak uydurabilmesi için siyaset kurumundan ayrı olması gerekir.
2.       Tepeden tırnağa derler ya işte öyle, Üniversiteden ana okuluna kadar tüm eğitim kurumları bir çatı altında olmalıdır. Çokları üniversiteler milli değil, üniversaldır, evrenseldir vb. mazeretler ileri sürebilir. Bu bahanelerde haklılık payı da olabilir. Şu da bir gerçektir ki üniversite sınavları tüm milli eğitimi yanlış bir istikamete sürüklemektedir.  Test çocukları, ezberci kuşak, yarış atları yetiştirmek marifet değil. Bütün kurumları bir çatı altında toplamadan bu sıkıntıları aşmak da olası değil. Bazıları  Milli Eğitim ile YÖK işbirliği yapmalıdır gibi önerilerde bulunabilir. Emin olun ki bu bir işe yaramaz. Milli Eğitim de YÖK de kaldırılmalıdır. Nasıl ki TSK Genel Kurmay Karargâhı varsa Milli Eğitim Başkanlığı kurulmalıdır.
3.       Her şeyden önemlisi de öğretmen gibi öğretmenlerin yetiştirilmesidir. Eskiden Köy Enstitülerimiz vardı, sonra Köy Enstitülerinin geleneğini az çok takip eden ilköğretmen okulları kuruldu. Eğitim Enstitüleri ve Yüksek Öğretmen okulları açıldı. Bütün bu okulların eksileri vardı kuşkusuz. Bu eksileri gidermek yerine ne yaptık, tuttuk bütün bu okulları kapattık. Dost acı söyler derler ya ben de acı söyleyeceğim vatana ihanet ettik.  Şimdi öyle bir okul açalım ki nitelikli öğretmen yetişsin, açık deyişle beyniyle, ruhuyla öğretmenliği besimseyek, sevdalanacak  öğretmenler yetiştirelim. Bu öğretmenlerimizin yolu açık olmalı ilkokuldan başlayarak  üniversite hocalığına kadar yükselebilmeli.
4.       Önerdiğimiz “Milli Eğitim Başkanlığı” planlı programlı çalışırsa ne öğretmen açığı olur, ne de öğretmen fazlası.
5.       İlköğretmen okulundayken bizlere, “öğretmen bir bahçıvandır.” derlerdi. Maalesef tam bir bahçıvan olamadık, manav olabildik, bilgi hamalı olabildik. Öğretmenlerimizin inceleme araştırma yapabilmesi, düşünce üretebilmesi için kısaca bir entellektüel olabilmeleri için geçim sıkıntısı içinde olmamaları gerekmektedir. Söylemek istediğim anlaşılmıştır sanırım. Öğretmenlerimizi ek işe koşturmaya mecbur etmemeliyiz.

         Yukarıdaki önerilerim gerçekleştirilebilecek önerilerdir.  İnanın olmazsa olmaz önerilerdir. Milli eğitimle haşır neşir olan biri olarak sunduğum bu önerilerin ikale alınacağını düşünmek biraz saflık olacak belki; ama vebal altında kalmamak için aklıma gelenleri yazıverdim.

          Olmayacak duaya amin demeyeceksiniz belki; ama lütfen düşünün milli eğitimi sözde siyasetçilerin elinden kurtarmak için sizlerin bir katkısı olamaz mı? Ben milli eğitimle ilgili önerilerimi sıraladım, siz de ne yapabileceğinizi düşünün . Aslında işin sizin kararlarınızdan kaynaklandığını da unutmayın lütfen.


         Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli

10 Ocak 2015 Cumartesi

İki eksinin birbirine çarpımı...(-) X (-) = +

          

        Bizden öncekiler, bir konuyu tarif ederken veya açıklarken “Ağyarini mâni, efradını câmi” deyimini bir kural gibi kullanırlardı. Gerekli olan her şeyi toplayan gereksiz hiç bir şeyi dahil etmeyen anlamındaki bu kuralı yazılarımızda da uygulayabilir miyiz? Ben şahsen uygulayamadım. Örneğin evimin penceresini anlatırken farkında olmadan bahçeye atlıyorum. Bahçede kalsam yine iyi oradan geçmiş anılarıma gidiveriyorum. Yani çağrışımlarla uzatıyor da uzatıyorum. Bazen de mecazlarla doluyor yazılarım. Gerçi her okur kendince okur yazıyı; ama mecazlar da olursa yazı ana fikrinden, temasından kayıverir.

          Birkaç sene önce, kendi kendime şu kararları almıştım:
          Yazarken kendimi ıssız bir adada kabul edeceğim. Alıntı yapabileceğim kitapların, sözlüklerin olmadığı bir adada... Tesirinde kalacağım televizyon, radyo, internet gibi araçların olmadığı bir adada içimden geçenleri anlatacağım.
        
          Derler ya “Bir kişinin kültürü, her şeyi unuttuktan sonraki yaşayışıdır.” Bu sözün aslını unuttum, mealini söylediğim bu sözden hareketle kendi kendimi bir kere daha test edeceğim; ama bu kez önceki gibi katı olmayacağım, daha doğrusu olamayacağım; çünkü unutkanlığım artıyor, ister istemez internete girmek zorunda kalıyorum. İlk sınavımda başarılı oldum diyebilirim. O dönemde yazdıklarımı ben de beğendim doğrusu. Bu kez bir adada kabul etmiyorum kendimi.

          Yine odamdayım. Klavyemin başındayım. Alıntı yok, benzetme yok, mecazlı ifade yok. Edebi olma, estetik olma...vb. kaygılar yok. Hatta uzun oldu, kısa oldu; okunurdu, okunamazdı...vb düşünceler de yok.

          Yoklardan ne çıkabileceğini ben de merak ediyorum. İki eksinin birbirine çarpımı  artı olur mu?
          Duygu ve düşüncelerimizin, eylemlerimizin hep artılarla donanması dileğiyle....


          Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli, 10. 01. 2015

6 Ocak 2015 Salı

Penceremden 3

             Bugün 06 Ocak 2015, günlerden Salı. Dışarıda kar var. Kafamızda binbir düşünce; kalbimizde sınırsız duygular... Ne düşünceleri aktarabiliyoruz ne de duyguları. Hiç olmazsa yaptığımızı anlatıverelim. Bu anlatıdan sızabilen düşünce ve duygu olursa ne âlâ.
             Dün gece çok çok az uyuyabildim. Yaşlılıktan mı, hastalıktan mı bilemem; uyku tutmadı. Belki televizyonda izlediğim haberler moralimi bozmuştur, belki de yatak odasında elektronik aletlerin bulunması ya da yediğimiz yemekler dokundu. Her neyse, saat 03.00’te penceremden bakınca karın tuttuğunu gördüm. Sabah namazına kadar ayakta kaldım. Bir ara internede girdim. İnternet'i de kullanmasını bilemiyorum. Her zamanki gibi yine gazete okudum, blogerlerin yazılarını okudum. Facebook, twitter... derken zamanı öldürdüm. Sabah namazından sonra bırazcık uyuyabildim.
             Öğleden sonra ekmek almaya çıktım. Yanıma fotoğraf makinemi de aldım. Fotoğraf makinesini aldığımda “Fotoğraf makinesini yanımdan ayırmayacağım, gördüklerimi anılaştıracağım.”diyordum kendi kendime, ama nerde... geçen yıllar Penceremden 1, Penceremden 2 başlıklarıyla bir kaç satır da yazarak epeyce fotoğraf yayınlamıştım. Bu gün de aynı mekânlarda fotoğraf çektim. Evden çıkarken çekmeye başladım, ancak pil zayıf olduğunu ihtar etti objektif. Makineler  de akıllı oluyor. Biraz da  biz akıllanabilsek.
            Marketten pil aldım ve eve gelinceye kadar fotoğraf çektim. Bir elimde poşetler, bir elimde de fotoğraf makinesi. Az da olsa kar yağıyordu, ben çektiğim manzaraları pek göremiyordum; ama objektifin gözünden bir şey kaçmıyordu. Eve gelince geçen seneleri hatırlayarak pencerelerimden birkaç fotoğraf daha çektim.
             Fotoğrafların güzel olduğunu söyleyemem. Buna rağmen birkaç fotoğraf yayınlıyorum. Büyük oğlum Fuatla telefonda konuşurken fotoğraf çektiğimi de söyledim. Öyle fotoğraf çekmeye değer manzaralar oluşmadığını söyledi ki doğrudur. Ama sevgili eşim: “Bir daha fotoğraf çekmek ya nasip.” deyince yayınlayıverdim. Siz de güzel bakın. Derler ya “Güzel bakan güzel görür. Güzel gören güzel düşünür; güzel düşünen hayatından lezzet alır.”(Bediüzzaman)
            Hayatınızdan lezzet almanız dileklerimi bildirmeden önce birkaç satır dah yazmak istiyorum.
Fotoğraf çekerken, inanın, bugün medyanın gündemini dolduran adam kayırma, görevi kötüye kullanma, suistimal,  ihmal, rüşvet, hırsızlık... tek kelimeyle yolsuzluk konularını düşünmedim. Yüce Divandan kaçış konusunu da düşünmedim. Demek ki becer ya da becereme bir sanatla uğraşmak zihni dinlendiriyor. Fotoğraf sanatçısı olduğumu ima ediyor değilim, demem o ki fotoğraf çekerken dinlendiğime göre en azından bir sanat sevgisi var bizde de...
             Her fotoğrafın altına birkaç satır olsun yazmak da istiyorum. Bir yandan da sabrınızı taşırmaktan korkuyorum. Öyle ya bugün medyadaki haberlerden siz de en az benim kadar bunalmışsınızdır. Biliyorum, bu hukuksuzluklar, bu akıl almaz işler bazılarının umurunda bile değil; ama ben onlar için değil sizler için yazıyorum.
          İşte fotoğraflarım...

          Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli, 06. 01. 2015

Ayrıca bakınız ( Karşılaştırma yapmak için tıklayınız.)
             Penceremden (Kar şiirleri) : 1



Oturduğumuz apartman (sağdan birinci)


Apartmanımızın hemen üstündeki Erzurumlu İbrahim hakkı Hazretleri Camisi



Apartmanımızın çok yakınındaki Serdar Ortaokulu ve İlkokulu


Tam Karşımızdaki iki blok arasında ileride çok az görülen Serdar Aile Hekimliği binası


"Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür."demeyin oğlum Fuat'ın tavuklarını hatırladığım için bu kareyi çektim

Çocukların ne yaptığını görüyorsunuzdur; ama bu manzaranın bana çocukluğumu hatırlattığını düşünebilir misiniz.